|
 |
|
|
Yunanistan maçı, Yanal ve Erdoğan
Öyle maç hastası olanlardan değilim. Kırk yılda bir giderim. Türkiye-Yunanistan maçı da bunlardan biriydi. On binler maçı izlerken benim gözüm hemen önümdeki Milli Takım Teknik Direktörü Ersun Yanal ve biraz arkamdaki Başbakan Erdoğan'daydı...
Maçla ilgili hemen herkes bir şeyler yazdı. Ama sanki asıl yazılması, konuşulması gerekenler pas geçildi.
Ersun Yanal'ı daha önce Genç Bakış'a konuk etmiştik. Bilimi futbola sokan ender isimlerden biri. Futbolcularının her şeyi kontrol ve kayıt altında. Duygularıyla değil, aklıyla hareket ediyor. Tüm birikimli isimler gibi o da konuşmayı çok seviyor.
Televizyon programlarında ya da arkadaş sohbetlerinde istediği kadar konuşsun, buna bir diyeceğim yok. Ama maçta hem de çok önemli bir maçta, 90 dakika hiç durmadan, futbolcularına talimat yağdırması hiç doğru olmasa gerek.
En kritik pozisyonlarda bile millilerin gözü kulağı hep Ersun Yanal'daydı. Futbolcular talimatın başını alıyor, rakibiyle mücadeleden sonra gelip devamını dinliyorlardı. Böyle bir ortamda maça konsantre olmaları mümkün değil. Nitekim olamadılar da...
Hemen yanında Yunanistan teknik direktörü vardı. Bir kere olsun kalkıp futbolcularıyla diyaloğa girmedi. Ne söyleyecekse maç öncesinde ve maç arasında söyledi. Sahadaki oyunu da futbolcularının yeteneğine bıraktı.
Yanal, her maçta hep böyle mi bilmiyorum. Ama bir an önce bu müdahaleciliğinden vazgeçmeli. Yoksa hem kendine hem de oyuncularına haksızlık etmiş olur. Dahası, UEFA'dan da okkalı bir ceza yiyebilir.
Bilmem fark ettiniz mi? İki teknik direktör kulübesinin hemen ortasında, hakemlerden çok daha dikkatli bir şekilde maçı izleyen bir UEFA görevlisi vardı. Can Çobanoğlu aracılığı ile kulübesine çekilmesi ve susması için Yanal'ı defalarca uyardı. Ancak hiçbiri etkili olmadı ki, o, konuşmaya, talimatlar yağdırmaya devam etti...
Bu arada tribünleri ve Başbakanı Erdoğan'ı izlemek de bir hayli ilginçti. Erdoğan, 90 dakika boyunca yüzündeki ifadeyi hiç değiştirmedi. Sanki maç değil, operada Kuğu Gölü'nü izliyordu. Gol de olsa sanki değişen bir şey olmayacaktı. Kendisi maçtaydı. Ama aklı başka yerlerdeydi. Belki de bugün başlayan ABD ziyaretini düşünüyordu.
Seyircilerden bir bölümü ise gerçekten klinik vaka. Keşke bir yolu bulunsa da maç boyunca tüm hareketleri ve söylemleri kaydedilip, kendilerine izletilebilse. Bir insan ancak bu kadar değişebilir.
En komiği de elindeki mikrofonla stadyumu bilgilendiren görevliydi. Top, Yunanlı futbolcuların ayağına geldiğinde ıslıklarınızla, sahayı inletin diye seyirciyi defalarca gaza getirdikten sonra, aman ne olur Yunan Milli Marşı okunurken sessiz olun diye uyarmasıydı. Sözleri dinlenmedi tabii. Saygısızlık diz boyuydu. Böylesi kritik maçlarda mikrofon ya herkese verilmemeli ya da çok dikkatli kullanılmalı!..
Ha, bir de Şeref Tribünü'ndeki eski siyasiler vardı ki görmeye değerdi. Her biri zamanının en önemli politikacıları arasında yer alıyorlardı. İktidarken hemen herkes çevrelerinde pervaneydi. Ama Başbakan'ın ve diğer bakanların yanında çok sönüktüler. Bir köşede tek başlarına kalakaldılar. Tıpkı bugünkülerin de yarın yapayalnız kalacakları gibi.
Aslında tribünler çok iyi gözlem yeri. Maç heyecanlı olmasa da izleyecek çok şey bulabiliyorsunuz. Arada bir maça gitmekte yarar var.
Şükrü Saraçoğlu Stadı'nın keyfini ne İnönü'de ne de Alisamiyen'de yaşamak mümkün. Darısı Beşiktaş ve Galatasaray'ın başına.
aguclu@milliyet.com.tr
|
|
|

|