|
 |
|
|
Hollanda'ya ne götürdük?
400 bin Türk. Almanya'dan, Türkler'in yoğun olarak yaşadığı bölgeden uzaklık ise maksimum üç saat. Yani tatil olan cumartesi gündüz vakti çok zorlanmadan stada ulaşabilecek Türk sayısı potansiyel olarak 1 milyona yakın. Ama tribünlerde taş çatlasa 2 bin 500 seyirci var. Ve bu seyirci - kötülemek için söylemiyorum - Çinli oyunculara, sahaya koltuk atan cinsten. Peki ama, bırakın Türkiye'yi gurbette kırmızı - beyaz her şeye hasret vatanseverler bile, neden gelmiyorlar?
Sebebi açıktır. Utanç duyarak söylüyorum, benim bile tanımakta güçlük çektiğim bir kadronun burada olması. Buradaki vatandaşları heyecanlandıracak, gözlerinin aşina olduğu bir tek oyuncu bile tanımıyor olması: İsimlerini, kulüplerini bildiğim, ama yüzlerini tanımadığım büyük yıldız adayları onlar. Ve maalesef futbol delisi olarak kendisini tanımlayan bir ulus onları bilmiyor. Sorun bu yıldız adaylarında mı? Problemin kaynağı bu çok yetenekli Avrupa Şampiyonası 2.'si gençler olabilir mi? Asla. Sebep bu çok değerli oyuncuların üst düzey futbolda kendilerine yer bulamaması. Şenol Ustaömer "Bu takım 2 yıl içinde Türkiye Ligi'nde şampiyon olabilecek yeteneklerden kurulu" diyor. İlk maçında Çin'e kaybetmiş bir hocanın söylediği bu. Abartı olabilir mi? Abartıyorsa kendisini, yeteneklerini, kapasitesini reddetmiş olmaz mı?
Düşüneni sevmiyoruz
Bu takım A'dan Z'ye ve daha fazlasıyla gelecek vaat eden, hatta şimdiden geleceğini kurmuş olması gereken oyunculardan kurulu. Ama sadece bir tanesi, Ergün Teber, Süper Lig'de düzenli olarak yer bulabiliyor. Üç, beş, on tanesi yer bulamıyor olsa bunların çalışmadığını, kafa gösteremediğini düşünebiliriz. Ama Avrupa Şampiyonası finalisti bir takımdan sadece 1 oyuncu Süper Lig'de sürekli olarak yer alıyorsa iki ihtimal vardır: 1- Ligimiz İngiltere'den, Hollanda'dan, Brezilya'dan, Almanya'dan daha kaliteli. 2- Biz alttan gelenlere hiç, ama hiç bakmıyoruz.
Cevap kuşkusuz ikinci şık. Bizim ligimiz 4 takımlı ve transferle beslenen bir lig. İlgimizi çeken ise kariyerinde olumlu ya da olumsuz ne faktör olursa olsun isimli birilerinin bu takımlara transfer edilmesi. Biz futbolu hiç düşünmüyoruz. Düşüneni de hiç sevmiyoruz.
Sorun bizim futbolu yapılandırmamızdadır. Hollanda'daki vatandaşların, milli takım oyuncularını değil, futbol yorumcularını tanıyıp yollarını çevirip mutlu olmasının anlattıklarında. Biz futbolu işte buna çevirdik. Futbolcular değil, biz oynuyoruz bu maçları. Bazılarımız, en değerli olanlarımız stada bile gitmiyorlar üstelik. Futbol Türkiye'de sahada değil, bu okuduğunuza benzer köşelerde ve TV stüdyolarında bir masanın etrafında 3 ya da 4 kişiyle oynanıyor.
Ve biz hiç kaybetmediğimiz, kaybetmeyeceğimiz zannediyoruz. Halbuki maç bitmek üzere. Ve büyük farkla mağlubuz.
Korkak yine şampiyon
Bu konu derin. Bu kısacık kutuda anlatmak zor ama altını çizmeli. Lucescu yine şampiyon oldu. Beş yılda 3. kez. Bir kez Galatasaray'la ve Beşiktaş'la nasıl kaybettiği ise hala bizzat bu iki kulubün önde gelenleri tarafında tartışılmakta. Rumen hocanın ayrıca Şampiyonlar Ligi'nde gruptan çıkan tek Türk takımının hocası olduğunu da unutmamalı. Hem de 2 yılda 3 kez. Şimdilik bu kadar. Yoksa onun hakkında yazacak öyle çok şey var ki.
Devrim lazım uzlaşma değil
İki hafta önce mali genel kongrede yapılan iş kimileri için arkadan vurma ya da baskın olarak algılanabilir. Ki öyle de oldu. Ama bu karara varmadan önce şunu bilmeli ki, Türkiye'de yerleştirilmiş olan vahşi düzen diğerlerini çaresiz bırakıyor. Herkes bunu anlamalı.
Diğerlerinin içinde bulundukları zor durumu anlamak renk aşkından biraz olsun sıyrıldığında ortalama bir taraftar için hiç de zor olmasa gerek. Türkiye'nin fakir futbol ortamının bugün en çok ihtiyacı olan şey adalet ve eşitliktir. Kimilerine, seyircisi fazla olan takımın daha fazla pay alması piyasa ekonomisinin bir gereği gibi gelebilir.
Ama şu iki nokta unutulmamalı:
1 - Türkiye'deki taraftar oranları, dolayısıyla reytingleri tamamen yapaydır. Televizyondan maç yayınları başladığından bu yana sürekli 3 büyüklerin maçlarının yayınlanması nedeniyle diğerleri diye bir kavram oluştu. Ve taraftar oranları buna göre şekillenip aradaki fark gün geçtikçe açıldı. Havuz sistemine geçildiğinden bu yana da sürekli onların maçları ulusal yayına çıkıyor. Trabzonspor bile dışarıda bırakıldı. Yani aslında yayınlar taraftar oranlarına ve reytinge göre yapılmıyor. Yayınlar ve reyting nedeniyle taraftar oranları şekilleniyor. Bu açıktır. Zaten bu yüzden büyüyen futbol ülkeleri içinde yayın değerleri hızla düşen tek lig de bizimki. 110 milyon dolardan, 90 milyon dolar civarına düşen değer, yapılan yeni ekspertize göre bugün 75 milyon dolar. Futbolumuzun değeri gittikçe düşmekte.
2 - Futbol bir endüstriyse bir ürünü olmalı. Bugünün mantığı ürünün salt takımlar olduğu. Bu yanlıştır. Ürün takım değil maçtır. Satılan maç, takım değil. Fenerbahçe çok seyrediliyor, ama Fenerbahçe TV seyredilmiyor. Fenerbahçe'yi seyredilir yapan Gençlerbirliği ve Kayseri'dir. Fransa işte bu mantıkla, mali genel kurulda önerilen sisteme yakın bir yapı kurdu ve gittikçe büyüyor. Yıldız alamamasına, yıldızlarını sürekli satmasına rağmen. Ve belki Avrupa'nın hiçbir liginde rastlanmayan bir rekabet ve oyun kalitesine ulaşıyorlar.
Bu devrimin kararları uygulanabilirse Türkiye çok şey kazanacak, ama iş bununla bırakılmamalı. İki temel şart kesinlikle uygulanmalı.
1 - Paket yayınlarda sürekli üç büyüklerin maçlarının verilmesinden vazgeçilmeli. Ve öde - seyret sistemiyle tüm maçlar yayınlanmalı.
2 - UEFA mali kriterleri kesinlikle uygulanmalı. Çünkü bugün kulüplere 100'er milyon dolar da verseniz bunu yönetecek sistemleri yok. Bu yüzden kriterler uygulanmalı, büyükleri küme düşürmek pahasına da olsa.
İşte o zaman kurtuluruz. Siz büyüklerin isyanına bakıp korkmayın. Asla uzlaşmayın, devir devrim devridir.
mdemirkol@milliyet.com.tr
|
|
|

|