|
Geçmişteki akşamlardan birini, tazelermişçesine...
Yarım yüzyıla yakın bir zaman önce; İstanbul'un yazar, gazeteci, tiyatro sanatçısı ve eğitimli akşamcısının uğrağı olan birkaç ünlü otel barı arasına yeni katılmış ve o dönemlerde hemen kalemli kâğıtlı sanatsal bohemin mıknatıslı merkezi olmuş bir lokal; Divan'ın barı...
Soyadının temsil ettiği ağırlıklı markayla, ailevi kalın çerçevesi ötesine de; kendi sessiz fırtınalı dünyasının rüzgârlarıyla kaçı kaçıveren uzunca bir ömür yolculuğunun dostu Şakir'e; öğleden sonra saat 4.30-5 arası, yine orada bulaşmayı önermiştim...
Bekle bekle Şakir yok... Meğer ben onu, içki servisi de yapılan lobide beklerken; o da oturmuş pastane bölümünde beklermiş anılar sandalının eski kalem kürekçisini...
***
Sonunda aynı mekânın değişik yerlerinde bekleyip durma saflığımıza kıza, güle buluşma...
Geçmişteki akşamlardan biri, sadece bize malum görünmez tüllerini, dalgalandıra dalgalandıra üstümüze seriyormuş gibiydi...
Şakir... Şakir'in fırçayla paleti, "enstantane"de aşma deparına kalkmış, fotoğraf makinesi...
Ve 1965-2005 arası çalışmaların; okyanus diplerinden mi, uzay boşluklarıyla galaksi ufuklarından mı; yoksa sadece sokaklardan mı çekilip çıkarılmış; kelimelerin bittiği yerde başlayan kendine özgü fotoğraf sergisi...
***
Son teknolojiyle büyütülmüş panolar... Buzlu camların arkasında mıdır o yan yana yürüyen beyazlı kızlar; yoksa dikey bir havuzun suları içinde mi?.. Bir fotoğrafa bakar gibi de değil; Şakir'in objektifinden hem kendi gönlüyle beynine; hem de yaşadığımız dünyaya açılan garip bir yola savrulmuşçasına; öyle dalıp gidiyorsun...
***
Bu arada Ara Güler'in de kulaklarını sık sık çınlattık; Cartier-Bressot'nun da, yeryüzünden toplayıp, yeryüzünde bıraktığı -zaman dışına çıkarılmış- yaşam karelerine selamlar gönderdik...
Fotoğraf üstüne çağrışımlar nerelere kadar gitmedi ki; 60 yıl öncesinin giyimi özenli foto-muhabiri Hilmi Şahenk'e kadar...
***
Fotoğrafın; ressamın da, heykelcinin de, film operatörünün de sokulamadığı, değişik ve boş bir alandaki sanatsal varlığı...
Ancak fotoğrafla, saniyede anıtlaşacak değişik bir alan...
Ayvansaray'ın eski çekek yerinde, boyanmakta olan bir tekneden; o siyahlar arası, mavimsi beyaz köpüklü paralellerle, onların uzantısındaki koyu kırmızımsı paraleller...
Onu Şakir'in gözü, ancak fotoğraf aracılığıyla kendi somut çerçevesinden soyutlayarak, oturtabilir bir serginin duvarına...
***
"Varlıklı olma" sınırlarının ötesinde "var olma" özleminin, ömür takvimindeki azalmış sayfalarda çınlayan kadehleri vardı ellerimizde...
İki kişilik masamızda, Muhsin Ertuğrul da gelmiş oturuyor gibiydi; Sabahattin Eyüboğlu da, Abidin Dino da, Sait Faik de, Necip Fazıl da, hatta Yahya Kemal de...
Bazen sevgili Tunç Yalman'a uzandı konuların anılara doğru fırlatılmış ağları, bazen Cahit Irgat'a...
***
Gül Camii'nin gülleri de, arada bir serpiliyordu sözcükler titreşimine.
Şakir, İstanbul'un alındığı gün, eski bir kilise olan Gül Camii'nin güllerle donanmış olduğu için, adına Gül Camii dendiğini anlatıyordu...
Fatih, İstanbul'a giren yeniçerilere, kiliselere dokunmamalarını emretmişti... Zaferin, inançlar üstünde sertleşip gazaplaşması, direniş hareketlerini tetikleyebilirdi.
Zaptedilmiş bir kentte kalmak, almaktan daha zordu.
***
Sonra biri daha gelmiş gibi oldu iki kişilik masaya; Cambridge profesörlerinden Prof. Bury...
Prof. Bury bir Bizans uzmanıydı ve hiçbir zaman tek bir öğrencisi bile olmamıştı Cambridge Üniversitesi'nde...
Sadece Sir Steven Runciman, Bury'nin akşam yürüyüşlerinde, yanına sokularak yetişmiş tek öğrenciydi ve o da çok ünlü bir Bizans uzmanıydı.
İsmet Paşa, Kariye Camii'nin geçmişini merak ettiğinde, Sir Steven Runciman'ı davet etmişlerdi İstanbul'a...
***
Bu arada Oscar Wilde, Bernard Shaw, Anatole France falan da, görünür gibiydiler masada...
"Varlıklı olma" şöhretinin ağırlıkları, masanın dibinde bırakılmış, "var olma" özlemlerinin bahçelerinde; çocukluklara batmış devedikenlerinin, "sanat"a layık olma tutkularıyla, yerçekimsiz bir boşlukta nasıl arıtılmak istendiği kemanları başlamıştı çalmaya, sanırım biraz hazince...
***
Şakir'in arkadan çekilmiş bir fotoğraf panosunda, açık mavi eteklikli genç bir kız, kolunu omzuna atmış olan koyu mavi görünümlü bir delikanlının beline sarılmış olan eliyle, öyle sarmaş dolaş yürüyüp gidiyorlardı uzaklara doğru; kapıları çoktan kapanmış serginin duvarında...
Biz ise, dışarıda sadece bize görünen eski dostlarla oturmuş, içimizden "bu sonuncu" diye diye, birer kadeh şarap daha söylüyorduk. Vakit de gece yarısına yaklaşıyordu...
c.altan@prizma.net.tr
|
|