|
"İnsanları yönetme sektörü"nün yediği haltlar...
Bizim Fenerbahçe Parkı'nın girişinde bir acayip budanma gaddarlığına uğramış asırlık çınarların; neredeyse yapraksız, güdükleşmiş kalın dalları, beyaz kesikleriyle sağa sola açıklı yumruklarını göstere dursun; parkta bebekleriyle gezintiye çıkmış genç çiftlerin de umurunda değil politik tatavalar, yaşlı karı kocaların da...
***
"İnsanları yönetme sektörü"nün tatavaları, gitgide genişleyen bir ilgisizliğin çöllerine süpürülmede...
Besbelli ki sektörün saltanatıyla getirisi azaldıkça, ağırlığı da daha çok hafifleyecek...
Böyle bir sürecin çalkantıları içinde, kahraman olduğunu sanarak ölüp gidenlere de yazık olacak, ziyan olup gidenlere de...
***
Parkın başlangıç kıyısında oturmuş anne babalarının önünde, ikiz iki bebek; yaşları 2 ya var, ya yok...
Bir tanesi önüne bakar gibi... Ötekiyle göz göze geldik; gülücüklerle hafifçe bağırdı:
- Dede...
Sonra da minicik avucuyla bir öpücük gönderdi...
Onu şöyle kucağınıza alıp, bir güzel öpüp sıkıştırmak istemez misiniz?
Ve o sırada düşünür müsünüz, "imam hatip okulları"nın bir meslek okulu sayılıp sayılmayacağını...
***
Ama madem ki, Türkiye'de "insanları yönetme sektörü"nün gündeminde; biz yine 3-5 adımlık düşünelim, onu da...
"Meslek" belirli bir öğrenim ve donanım sonucu, insanın enerjisinin belirli bir dalda; elle tutulur, gözle görülür bir somuta dönüşmesidir; marangozluk gibi, terzilik gibi, doktorluk gibi, avukatlık gibi, kaptanlık gibi, inşaat mühendisliği gibi vs; dünyanın her yerinde o meslek hünerini değerlendirecek bir alana sahip olmasıyla birlikte...
***
Dinini daha derinliğine öğrenip "cennetmekân" olma çabasını; paraya dönüştürmek için piyasalamak, günah sayılacağı için; din öğrenimi, evrensel bir meslek öğrenimi sayılamaz.
Ne var ki, "lise" öğrenimi de mesleki bir öğrenim sayılamaz.
***
Öyleyse...
Öyleyse mesleki bir donanım vermeyen okullardan geçenlere tanınan haklar; meslek okullarından geçmiş olanlara da tanınmalı, din eğitiminden geçmiş olanlara da...
Evrensel ekonominin nakışladığı küresel piyasalar, hepsini oturtur yerli yerine...
***
Fenerbahçe Parkı'nın ikizleri, bu tür deli pöstekilerinin dışındaydı; az daha ileride rıhtımdaki çay bahçesinde koşuşturup duran ve masalarla ahbaplık kurmaya çalışan yumuk 3 yaşlarındaki bir başka kız çocuğu da...
***
"İnsanları yönetme sektörü"...
Ah ah bir de o sektörün binlerce yıldan bu yana yediği haltlar üstüne bir müze kurulabilse...
Sokrates'in neden ve nasıl idam edildiğini de gösteren; Lavoisier'nin neden ve nasıl idam edildiğini de gösteren...
Sonra da bir ayrım yapılabilse; sektörün propagandasını pompalayan nutukçularla resmi tarihçiler ve sektör tatavasının dışındaki sanatçılarla bilimciler arasında...
Böyle bir müze, tüm dünya üniversitelerinin tepesine tüy dikerdi...
***
Yeryüzü, beyni buzlanmışlarla, buzlanmamışlar olarak da, ayrılabilir ikiye...
Küreselleşme süresi ise, çeşit çeşit buzlanmışlığı aynı hararet altında ılındırma dönemi...
Ve bir yanda buzlanmışlıktan saltanat ve getiri sağlayanlar; bir yanda buzlanmışlığın ötesinde, evrenselliğin güneşlerine uzananlar...
Fenerbahçe'nin, her türlü buzlanmışlık dışı bebekleri, 21. yüzyılın güneşlerine uzananlardan olacaklar...
***
16 Kasım 1850 günü Taksim'deki "Hotel Justiniano"ya inen "Madame Bovary"nin dev yazarı Gustave Flaubert, 5 hafta kalmıştı İstanbul'da...
İstanbul'a ait notlarında şöyle diyordu Flaubert:
"Doğu'ya da kadın özgürlüğü ister istemez gelecek. Yüz yıl içinde harem, yok olup gidecek buralardan da. Avrupalı kadın örneği bulaşıcıdır. Yakında İstanbul'da da kadınlar başlayacaklardır roman okumaya... Haydi artık elveda Türk sakinliğiyle durgunluğuna. Buralarda da eski, çatırdayıp çökmede"...
***
Gustave Flaubert 1850'de İstanbul'a geldiğinde, yüz yıl sonrasından söz ediyordu...
Ne yazık ki hâlâ daha "gelişmekte olan" ülke kategorisinden çıkıp, "gelişmiş ülke" platformuna oturamadık.
Politik tatavalar, gitgide genişleyen bir ilgisizlik çöplüğüne süpürülmesin de ne olsun?
***
Fenerbahçe Parkı'ndaki göz göze geldiğimiz minik ikizlerden biri, gülücükler göndererek hafifçe bağırmıştı:
- Dede...
3 yaşındaki tombulca bir tanesi de, koşturup duruyordu rıhtımdaki çay bahçesinde...
6-7 yaşlarında bir oğlan çocuğu ise, döküntü giysiler içinde boynu bükük, bir şeyler satmaya çalışıyordu masalar arasında...
Asırlık çınarlardan bazıları, neden o kadar gaddarca budanmıştı ki?..
c.altan@prizma.net.tr
|
|