Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 26 Haziran 2005 / Pazar  
   Milliyet Online    Kariyerim    Business    Arabam    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Acemi balık gibi..."

Hayatınızda ilk kez yaptığınız bir şeyse eğer; sinemaya gitmek, konsere gitmek, suşi yemek, poşet çay içmek, kilitli kalmaktan korkmadan lüks bir otelin lobisindeki tuvalette işemek falan... Zor zanaat!

tubakyol@yahoo.com


Müze nasıl gezilir? Operaya giderken ne giyilir? Beş yıldızlı bir otelde, lüks bir restoranda nasıl davranılır? Ne zaman, hangi acemilikten sonraydı hatırlamıyorum, artık ne çok eğlendiysek; "Böyle bir televizyon programı yapsak" diye düşündüm, amma komik olur: Gündelik Hayat Rehberi. "Acemi Balık" da mesela, güzel bir isim olabilirdi.
Şöyle bi'şi özetle: 20'lerinin başında, azıcık sarsak, bol eğlenceli iki kişiye her hafta diyelim ki üç görev vereceksin.
1) Opera izle. 2) Şu restoranda yemek ye ama ısmarladıkların arasında şu yemek mutlaka olsun. (Ki işte o yemek "Ben bir sanat eseriyim, dokunma bana" diye bağıran, yemesi zor bir yemek olmalı.) 3) Beş yıldızlı bir otelin spa'sına git. Hadi bakalım.
Ben arkadaşlarla ilk (ve son) operaya gidişimizde dolabın önünde dikilip kıyafet seçerkenki halimize hâlâ gülüyorum. Yakın bir akrabanın düğününe hazırlık tadındaydı.
Sonra ne bileyim, spa da zorlu bir hadise. Spa'ya giderken ne götürülür? Mayo? Terlik? Verirler canım terlik. Başka? Spa'ya nasıl gidilir, nasıl girilir, önceden randevu alınır mı, yoksa lök diye dalınır mı? Spa ne sahi?
Şu "iki genç balık" program gereği bir hafta da türkü bara gönderilebilir mesela. Bakalım halaya katılabilecekler mi?
Beş yıldızlı bir otelde, duvara asılmış olan musluk talimatnamesini okuyarak musluğun dilini öğrenmek için mesai harcarken bu "proce"yi yeniden hatırladım. Acemi balıklara "Bu haftaki göreviniz evlatlarım, tabii becerebilirseniz, işte bu otelde duş almaktır" demek istedim.
Ukala balıklardan biri "Suyu duştan akıtmayı da becer bi'zahmet. Ne var ki onda?" diyebilir tabii.
Kolaysa, gelip akıtsın bakalım. Zira bildiğiniz gibi değil, karışık bir mekanizma. Talimatname asmışlar diyorum size!
Bildiğiniz musluk. Hani sağ musluğu açınca sıcak su, sol musluğu açınca soğuk su akar ya. Onlardan.
Fakat bunda, sağ taraftaki musluğun suyun akmasıyla ilgisi yok. Üstünde dereceler var, çevirerek ısı ayarı yapıyorsun. Soldaki musluğu üstündeki bir şeye basıp aşağı çevirirsen alttan su akıyor. Yine o şeye basıp yukarı doğru çevirirsen duştan. Ama tabii duştan su akıtmak için musluğu ters tarafa çevirmek gerektiği öyle hemencecik insanın aklına gelmiyor.
Keşke anlatmasaydım nasıl çalıştığını. Acemi bir balık o musluk karşısında birkaç yıl oyalanırdı.
* * *

Hayatınızda ilk kez yaptığınız bir şeyse eğer; sinemaya gitmek, konsere gitmek, suşi yemek, poşet çay içmek, hani şu uzay üssü gibi metalik gri-beyaz döşenmiş mekanlardan birinin tuvaletinde kilitli kalmaktan korkmadan işemek ya da ne bileyim uçağa, taksiye, vapura, metroya hatta belediye otobüsüne, dolmuşa binmek bile zor. Hayat zor.
Bu da fıkra gibi anlatılır hep: Adam hayatında ilk kez dolmuşa binmiş, orta sıraya oturmuş. Arkadan dürtmüş biri, şoföre uzatsın diye iki kişi parası vermiş.
Bizimki arkadaşına dönüp gülmeye başlamış:
"Hah hah, beni muavin zannetti."
Acemilik komik bi'şi.

Ye, iç, eğlen; gül, oyna!

Bir dönem yer-gök suşi diye inledi. Siz hiç suşi yediniz mi? Geçenlerde bir arkadaş "Yahu ben görmedim bile" dedi. Önce çok şaşırdık tabii ama... Şöyle bir düşününce; bir ara her gün gazetelerde haberi çıkan suşiyi, okurlardan kaçta kaçı görmüştür, yemiştir acaba diye... "Hepsi" değildir yani. "Çoğu" da değildir.
Bir reklam var ya, cips reklamı. Adam sos hazırlayacak, paketi açıp cipsin üzerine döküyor. Arkadaşları tabii çok gülüyor. Çünkü aslında o sosu yoğurtla karıştırması gerekiyormuş. Kim bilir ne çok insan o sosu öyle direkt boca etti ki cipsin üzerine, böyle bir reklamla sosun aslında nasıl yeneceğinin tarif edilmesi icap etti.
Bir de mütemadiyen anlatılan bir ilk poşet çay hadisesi vardır. Çocuk hayatında ilk kez poşet çay görür. Paketi açar, ipi falan hiç görmeden tabii, içinde çay olan kısmı da yırtıp bardağına boşaltıverir!



manik depresif köşe
Tuvalete girerken "Ya buradan asla çıkamazsam, ya bu kapıyı açamazsam" diye endişelenip itinayla kapı kilidini inceleyen kaç kişi vardır şu dünyada?
Belki de sadece ben! Ben
bir "acemi balık"ım. Ve de alığım. Depresyondayım.



Başlayın: 1, 2, 3, 4... 40'a kadar sayacaksınız!

Ben hemen en büyük kabusumu itiraf edip kurtulayım. Sergi nasıl dolaşılır? Tek başına dolaşsan iyi, idare edersin bir şekil. Fakat bizim meslekte bir de yanında o resimleri yapan ressamla geziyorsun galeriyi. Hepsi tabii, tam bir beyefendi; sana yol veriyor, bir de öne geçiyorsun.
Allahım, bir sergi nasıl gezilir? Sağdan mı başlanır, soldan mı? Bir resmin önünde kaç saniye durulur? Az dursan, adam resmi beğenmediğini düşünecek ya da kıymet vermediğini... Çok dursan; dur, dur -nereye kadar?
"Olur"u nedir yani bunun; kaç saniye, kaç dakika, ne?
Balkan Naci İslimyeli çok tatlı biri gerçekten, sohbeti falan da iyi, röportaj yapması zevkli bir kimse.
Ama onunla bir resminin önünde bir duruşumuz var! O katiyen hatırlamaz herhalde, ben kırk kere öldüm o kırk saniyede. "Ne zaman diğer resme geçmem lazım acaba?" diye.
Kırk saniye abi, (rakamla) 40 saniye! Saymaya başlayın. 1, 2, 3, 4, 5... Istırabımı anlayın.


Sergi-fon'la çapraz turlar mı atmak lazım acaba?

Sizi bilmem ama biz ilkokulda Topkapı Sarayı, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı vesaireye yapılan bir günlük sınıf gezisini saymazsak, hiç öyle müze falan dolaşmadık. Bir de ben İtalya'da Picasso sergisini gezmiştim, o kadar.
Geçenlerde İstanbul Modern'de Fikret Mualla sergisine gittik. Aldık şu müze-fon, sergi-fon nanesinden (asıl adı audiophone ama müze-fon daha şık bence) sergiyi dolaşacağız. Bu alet telefon gibi bir şey, "faideli bir eser". Resimlerden bazılarının yanında numara var. O numarayı tuşluyorsun, başlıyor anlatmaya: "Ressam bu dönemde..." falan filan. Şu akıl hastanesi günlerinden bahseden, 3 numara mı, 6 mı ne, Neyzen Tevfik'li bölüm çok güzel. Neyzen Tevfik "Sevme hürriyeti olduğu gibi, sövme eşitliği de olmalı" dermiş. Helal!
Buraya kadar iyi. Fakat giriyorsun salona,
1 numaralı resim, sol duvarda; 2 numara, sağ duvarda; 3 numara yine solda. Bu ne şimdi? Çapraz turlar atarak mı gezeceğim sergiyi? Vardır elbet bir usülü ama nedir o usül; ne!
Bir gün öğrenirsem, mutlaka size de anlatacağım.







CUMARTESİ
11 kişilik orkestrayı 24 saatte yarattı
Köyüne gözlemevi yapacak
Yıldızlar altında sinema
Salyangoz kredisiyle tiyatro açtı
Sörf şampiyonasında son iki gün
Önümüzde sıcak günler var
Avrupa Birliği
Martılar 50'nci yılı bir kitapla kutluyor
Yazın yenilikleri
Tasarımcılar teknolojiyle evlendi





DONATELLA PİATTİ
Sarıkız'ın Anıları
Tuba Akyol
İlhan Uçkan

© 2005 Milliyet