|
Kos'ta düğün!
O bana bakıyor, ben ona. Söyle bakalım, ne yazacağım? Bir kerecik de sen söyle. Ses yok sevgili bilgisayardan... Sabahın köründe öyle bakışıp duruyoruz.
Sıkıntılı bir hava.
Ne yazsam?..
Feribotta buzuki sesi, uzaktan kulağıma çalınıyor. Beyaz köpüklü dalgaların üstünde zıplıya zıplaya koşabilirim, öylesine güzel çalıyor. Ne coşturucu bir alet...
Kos adasındaki asırlık manolyaları, sedir ağaçlarını, Akdeniz coğrafyasının o ölümsüz servilerini, renkleriyle insanı serseme çeviren begonvilleri, zakkumları yazmak belki de en iyisi...
Ya da birdenbire suyun yüzüne vuran milliyetçi refleksler... "Bodrum'dan yarım saatte geldik. Bu kadar elinin altında. Nasıl da bırakmışız?" diyor biri gülerek...
Bir başkası:
"Bak, diğerleri boşalıyor. Ne kadar oldu, biz hâlâ bekliyoruz. Türk teknesi olduğu için mi?"
Kaptan izah ediyor:
"Her salı ve cuma günleri böyledir. Bodrum'un kumaş pazarına gelir Yunanlılar salı günleri. Cumaları Turgut Reis'teki meyve pazarına. İki bin, iki bin beş yüz kişi gelir. Bu nedenle sıkışır gümrük..."
Turgut Özal'ı hatırlıyorum.
Daha yeni Başbakan olmuştu. 1984'teki ilk basın toplantılarından biriydi. Pat diye açıklamıştı, Yunanistan'a vizenin tek taraflı olarak kaldırıldığını. Ve tabii neredeyse vatan haini ilan edilmişti, Ege'de barışı savunduğu için...
Biri yakınıyor:
"Ama bizim Bodrum gümrüğü de farklı değil. Bir polis koyuyorlar, turist kuyruğu uzayıp gidiyor. Böyle turizm olur mu?"
İsviçre'ye okumaya gitmiş otuz yıl önce, sonra yerleşmiş. Şimdi yılın yarısını Bodrum'da, yarısını İsviçre'de geçiriyor. Bodrum'dan Yunan adalarına sefer yapan akrabalarının feribotunda onlara yardımcı oluyormuş.
"Kos'ta Niko'nun yerine gidin!" diyor, "Mutlaka ahtapot dolması, kalamar dolması yiyin. Bir de Türk köyü vardı, tepede bir yerde. Oraya da yolunuz düşerse karnıyarık yiyin. Böylesini bulamazsınız. Kocaman karnıyarıklar..."
Balıkçı Niko'yu biliyoruz.
Averof Caddesi'nde.
Kos çetesi dört beş yıl önce bir mavi yolculukta burada bir akşam vakti toplanmıştı.
Bu uzo tehlikeli içki, havalarda uçuşuyor. Ne kadar oynak bir şarkı. Kulağıma hiç de yabancı değil. "Bizim Ege'nin şarkısı" diyor Levent, Türkçeye çeviriyor:
Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman
Kaldım duman içi dağlarda
Sevgili yarim nerelerde?
Akordiyon sesi... Yüreğimin bazı tellerini dokunur ve beni hep hüzünlendirir. Sekiz on yaşlarında bir kız çocuğu da darbuka çalıyor. Yüzü hiç gülmüyor. Bu beni bir kat daha hüzünlendiriyor.
Ben en çok buzukiyi seviyorum.
Coşturucu...
Yaşama sevinci aşılıyor.
Gelinle damat üstü açık bir arabayla neşe saçarak geliyorlar kumsala, yeldeğirmenlerinin, servilerin arasından... Yürüyoruz kumsala doğru, ayakkabılarımızı elimize alarak...
Bir korugan!
Bu da nereden çıktı? Betondan, kararmış, etrafını bitkiler sarıp sarmalamış. Denize doğru bakıyor, sinsi sinsi...
Kumsalda düğün var!
Theodorakis, Sirtaki, Zorba'nın müziği, Sertab... Buzlu uzolar uçuşuyor havalarda. Akdeniz mehtabı, denizden doğuyor, ateşten kocaman altın sarısı bir portakal... Arhan'ın babası, 87 yaşında, bir elinde uzosu, kumsaldaki ateşe doğru yürüyor, "Biraz da kuzu yemek zamanı" diyerek...
Yaşamak güzel şey.
Yaşama asılmak da...
Ne şirin bir cami. Karşısındaki kahveye oturuyoruz.
"İki Yunan kahvesi."
Garson gülüyor:
"Türk kahvesi yani..."
Evren'le Arhan'ı evleniyor. Ve bundan sonraki düğünlerimizi Kos'ta yapmaya karar veriyoruz.
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|