|
 |
|
|
Sporun faydaları
Akdeniz Oyunları'nda göz kamaştıran "Türk Amazonlarına" atılan her "Atatürk'ün Kızları" manşeti, bazı kesimlerin çok asabını bozuyor!.. Küplere biniyorlar, çıldırıyorlar.
Tahmin değil bu... Biliyorum...
Çünkü plaj voleybolcularımız, ABD'li gazetecinin "giyim kuşam" konusundaki "abuk" sorusunu Atatürk'e gönderme yaparak yanıtlamıştı; ben de "helal olsun" demiştim de elektronik postam dolup taşmıştı:
"Madem ki laik ülke, aynı hoşgörü niye türban konusunda gösterilmiyor."
Bu ne biçim iş ? Atatürk'ten nefret ederken, onun sağladığı olanakları kendi fikirlerine mancınık yapmaya çalışıyor tatlı su kurnazları.
Onu bunu bilmem ben !.. Bunlar, Atatürk'ün kızları.
Yani erkek egemen gelenekleri eşitliğe kadar yırtmış, ambalajlı ev eşyasına dönmeyi reddetmiş, Cumhuriyet'in ilkelerini rehber kabul etmiş, muasır medeniyeti hedeflemiş, geleceğin aydınlık, modern anneleri.
Bazılarına göre bir bomba kadar tehlikeli bu kızlarımız.
Atatürk'e göre, milyonlarca bombanın enerjisine sahip bir potansiyel.
Gördük işte... Akdeniz'i yeniden Türk Gölü'ne çevirdiler.
***
21. yüzyılda, bunları tartışmak ne kadar acı ama, Dünya Tarihi böyle yazılmış maalesef.
O kadar ki, insanın "kadın" cinsi için liderlerin, filozofların, kaleminden bal damlayan yazarların "vecize"lerini, utanmadan okuyabilen var mı acaba?
Entrika, yalan dolan, çenebazlıkla donatılmış cinsel obje onlar. Mümkünse hırpalanıp, üzerlerinden kilitlenmeliler. Sadece aşki durumlarda muhteşemler.
Bir tek Atatürk... O çok iyi anlamış kadınlarının gücünü.
Ve Türk Kadınları'nın kağnıda mermi taşımaktan, memlekete madalya taşımaya kadar geniş bir perspektife sahip olduğunu görmüş, göstermek istemiş:
29 Nisan 1935... Orduevinde kadınlar toplantısı yapılıyor. Gazi, Yardımsevenler Derneği başkanına dikte ettiriyor:
"Yoksul kadın; hiçbir şeyi olmayan kadın anlamında alınmıştır. Halbuki kadın denilen varlık, bizatihi yüksek bir varlıktır. Onun yoksulluğu olamaz".
Şu zerafete bakın.
Bir de tartıştıklarımıza... İyi bir örtünme için kaç metre kumaş yeter, kız çocukları kaçıncı sınıfa kadar okumak keser, sporcu kızlarımız şort giyince günaha mı girer?..
***
Akdeniz Oyunları'nda 7 altın 5 gümüş 9 bronz madalya ile Türk madalyalarının yüzde otuz beş oranını yakalayan ve artık takım oyunlarında da büyük başarılara imza atan kızlarımızdan alınacak dersler vardır elbet.
Türk kızlarının disiplin, güç ve dayanışma açılarından kapasitesi nedir?
Önü açılan Türk Kızları nereye kadar yükselebilir?
Türk Kızlarının kaderi sadece aşçılık, temizleyicilik, annelik midir?
Sokağa, siyasette kullanılacak malzeme olarak çıkmak yeterli midir?
Bu soruların yanıtları Akdeniz Oyunları'nda verildi bir anlamda. Devamı olimpiyatta umarım.
İşte sporun toplumsal ve politik yaşamımıza böyle faydaları var.
Beşiktaş ve ırkçılık
Dünya futbolu "ırkçılık" denilen küresel mikroba aşı bulmaya çalışırken, Türkiye'den Beşiktaşımız tüm imkanlarını açtı bu insanı çabaya.
Sayın Yıldırım Demirören'in "Biz bir dünya kulübü olarak ırkçılığa karşı kampanyada yerimizi almalıyız" emri ile, futbol takımı parçalı formalar giyip siyah - beyaz bileklikle sahaya çıkarak katılacaklar küresel arayışa. Çorbaya tuz atacaklar.
Buraya kadar muhteşem.
Lakin bu ırkçılık denilen illet, ileri geri çalışan testere gibi kesip ayırmaktadır insanlığı. Renkli insanı aşağılamak kadar, renksizi ayırmak, hatta ulusal kimliklerden yola çıkarak önyargılara varmak da ırkçılıktır ve geçmişte bilmeden bu tuzağa düşmüştür Beşiktaş.
Mesela sayın Demirören'in ilk döneminde, "siyahi" bir santrfor aranması gibi.
Irkçılık ne zaman mağlup edilir?.. İnsanın rengi ve pasaportu "aranan vasıflar" listesinde hiç yer almadığında. Farkına bile varılmadığında.
İlla ki "siyahi santrafor" diye yola çıkarsanız, "küfür edenin sülalesini" gibi bir slogana benzer ve kendi kendini tekzip eder. Renklere kafayı takmayalım yeter.
Bunlar geride kaldı. Beşiktaş kendine yakışanı yaptı.
Transfer komedisi
Akdeniz Oyunları'ndan öyle bir öykü okudum ki, gülmekten yere düşüyordum.
Belki biliyorsunuz, "ata sporumuz" güreşte, dibe vurmaya az kala panikleyen spor yöneticilerimiz, çareyi "devşirme"de aramaya başlamışlardı.
İlk yabancı transfer adayı, Mısırlı olimpiyat şampiyonu İbrahim Karam olacaktı. Lakin, Aydın Polatçı'nın madalya töreninde İstiklal Marşı çalarken yürüyüp giden Mısırlı'nın bu davranışı transferini suya düşürdü.
Yahu ne bekliyordunuz ki?
Üç - Beş kuruş vereceksiniz diye adamın "vatansever" olacağını mı umuyordunuz? İstiklal Marşı çalınırken buğulu gözlerle çakılıp, sonra Türk Bayrağı'nı kucaklayarak salonda tur atmasını ve Aydın'ı sırtında taşımasını mı ?
İbrahim Karam'la tek ortaklığımız Müslümanlığımız.
Şu güzelim Türkiye'de İstiklal Marşı okunurken ayağa kalkmayan, küfür eden, slogan atan o kadar insan varken, üç - beş kuruşa milli formasını değiştiren Mısırlı'dan ne umuyordunuz da hayal kırıklığına uğradınız?
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|