|
Belgrad Ormanları ve havai fişekleri...
İstanbul tatilcileri, uçak pistleriyle, THY'de görevli maaşlarının bir hayli yetersiz kaldığı havalimanlarında; öfke ve sıkıntıyla neredeyse patlayacak gerilimde sövgü yüklü balonlara dönedursun...
Ankara kulislerindeki horoz şekeri benzeri söylentilerin, şekeri bitmiş çubukları da ağızdan ağza dolaşadursun...
Ve "erken seçim" varsayımlarıyla birtakım siyasetçilerin hırslı kimlikleri de kızamık dökedursun...
Bendeniz de, İstanbul içinde, Belgrad Ormanları'na doğru kızım Zeynep'le bir tura çıktık...
***
Haliç kıyılarına inip, Kâğıthane'den III. Ahmet'in ünlü Sadabad'ını apış arasına almış, bol trafikli otoyollar boyunca, Sarıyer'e doğru giderken; yakınları, uzakları, tepeleri kaplayan yüz binlerce mıncık mıncık ev deryalarına bakıyordum...
Boğaz'ın Asya kıyısı tepelerinden Poyraz köye doğru giderken de öyleydi; yakınlar, uzaklar, dağlar, yamaçlar, dalga dalga ufuklara dayanan ev yığınlarıyla kaplanmıştı.
***
Sözde bu kentte doğmuş, bu kentte yaşamış, bu kentte yazı serüveninin görünür görünmez tayfunlarıyla geçirmiştik ömrümüzü...
Artık İstanbul'u, pıtırıklaşmış gecekonduları, uydu kentleri, yan yana göz göz serpilmiş siteleri, dalga dalga uzanıp giden bilinmez mahalleleriyle tanıma olanağı kalmamıştı...
O evlerde yaşayan milyonlarca insan; ne yapar ne eder, ne yer ne içer, nereye gider nereden gelir, nerede çalışır, nasıl geçinir; ne bilme, ne de herhangi bir yakıştırma yapma olanağı vardı.
***
Bütün Türkiye mi doluşmuştu İstanbul'a, ne olmuştu?..
Arada bir kızım Zeynep Bakan'la, baba-kız baş başa dolaşmaya bayılırım.
Zeynep'e döndüm:
- Tanrı kolaylık versin, dedim; kamu görevlileriyle, belediye başkanlarına... Bana sorarsan, baş edilir bir kent olmaktan çıktı İstanbul...
***
Kapkaçlar, yağmurlarda sel baskınları, kanlı bıçaklı mahalle kavgaları, yangınlar, hastane kuyrukları...
Öyle nutuklarla, soğukkanlı açıklamalarla başa çıkılacak türden bir hengâme değildi; yeri göğü, dağları tepeleri, yayıla yayıla kaplayıp gitmiş yüz binlerce ev deryasının şimşeklendirdiği, milyonlarca karmakarışık yaşam yumağı...
***
Sarıyer'den masmavi Boğaz'a şöyle bir göz atıp, Belgrad Ormanları'na doğru vurduğumuzda...
Ah o çınarların efsunlu, büyülü, perisel, yeşil, serin masal yolları...
Ev sorunları, kent sorunları, Ankara sorunları, Avrupa sorunları, dünya sorunları süpürülüp gitti kaygılar cehenneminin esfeline...
Ormanlar içinde, set set piknik yerleri arasından uzayıp giden tenha ve serin yollarda, Kemerburgaz yönünü sol yanda bırakıp, Bentler'e yöneldik...
İkide birde Zeynep'i arayan Gürkan Bakan'a da:
- Hadi fırla gel, dedik; Belgrad Ormanları'nda Bentler'in oraya...
***
Issız, sakin, serin, gölgelik yeşil bir dünya... Arka arkaya dizilmiş boş tahta masalarla tahta sıralar... Küçük bir kahve ocağı kulübesi...
Bir köşede birkaç erkek oturmuş, bira içip bir şeyler yiyerek yarenlik etmede...
***
Zeynep doğunca, ilk kez Nişantaşı'nda kaloriferli bir apartmana taşınmıştık. İlk buzdolabını da taksitle orada almıştık; Ferruh Doğan'ın babasının, emekli maaşı sayesinde kefil olmasıyla...
İki yıl sonra, alelacele Basınköy'deki gazeteciler kooperatifinin evlerine kapağı atmıştık Yaşar Kemal'le...
Kiradan kurtulmak zemzem suyu gibi gelmişti ikimize de...
***
Zeynep, ilkokula giderken; okul müsameresinde, bir çocuk şiiri okumuş ve o sırada başında kırmızı bir kurdelesi olduğu için, ihbar üzerine karakola götürülmüştü. Ben o dönemde Ankara'da Meclis'teydim. Haberi duyunca çılgına dönmüştüm... Gazeteci dostlar, karakola yığılmışlardı. Zeynep'cik korkmuş, şaşırmış, hiçbir şey anlamamıştı...
***
Yeşil serinliklerin kıyısında, Bentler'in dev duvarları yükseliyordu.
Gürkan da gelmişti. Cam bardaklarda demli çaylar içiyorduk... Sönük uzun giyimli, başı örtülü, üç köylü kadın yürüyordu yan yana az ileride, küçük çocuklarıyla...
Geçmişten, gelecekten; Ahmet'ten, Mehmet'ten, Kerime'cikten söz ediyorduk.
Dudaklarımdan İstanbul üstüne yazılmış şiirler dökülüyordu.
***
Politik sloganlara değil de, kendi uğraşına layık olmaya çalışan kalem kâğıt adamlarına, nasıl da reva görülmüştü onca iğneli fıçı çalkantıları...
Yüzlerce yıldan bu yana yeryüzünün vazgeçilmez düşünce, şiir, yazı ve sanat doruklarından hangilerinin, kazara Türkiye'de doğmuş olsalar; acaba neler gelirdi başlarına?
***
Belgrad Ormanları'nda akşam oluyordu.
Aklıma esti, 8 yaşındayken bir pazar akşamı babam tarafından bırakıldığım Boğaz kıyısındaki yatılı bir ilkokulun iç içe geçmiş Sarı-Kırmızı ünlü ilk harflerine, Zeynep'le Gürkan'dan da anıcıklar eklemek istedim...
***
Belgrad Ormanları'ndan Fatih Köprüsü'ne; oradan da, Erenköy, Göztepe, Selamiçeşme, Kalamış'tan Fenerbahçe Parkı'ndaki Sarı-Lacivert'in yanında, Sarı-Kırmızı'nın geçmişten uzanan, gizemli rıhtım masalarına geldik...
Koskocaman, kıpkırmızı bir güneş batıyordu uzakta, eski İstanbul'un camileri arkasında...
Genç yönetici ve servis dostları da, öylesine yakınlarım gibiydiler ki...
***
Derken alacakaranlık ve yanıp sönmeye başlayan burnumuzun dibindeki görkemli deniz feneri...
Komşu Sarı-Lacivert'lerin dünyasında da bir düğün varmış.
Önce harika şarkılar başladı...
Arkasından bir havai fişeği cümbüşü...
Göklere doğru hışımla yükselen ve patlayarak iç içe kıpkırmızı, yemyeşil, mor, turuncu ışık yıldızlarıyla yaklaşa yaklaşa açılan şemsiyeler...
***
Geç vakit eve döndüğümüzde, Ahmet Altan'a da uğradım.
İstanbul'un karmaşasından, Belgrad Ormanları'ndan, 8 yaşında bırakıldığım okulun bitmeyen senfonisinden, havai fişeklerinden ve buralarda ne kadar da değerli insanın ziyan olup gitmişliğinden söz ettik.
Ahmet, Şark politikacısının sinsi komplekslerini, "var olma" buketlerinden, nasıl cellatlı bir karar ve yorum saptamasıyla çıkardığını hatırlattı:
- Önce asacak, sonra altında ağlayacaksın...
Kazara siyah taşlar üstüne beyaz harflerle adları yazılı bir "lanetliler bahçesi" yapılsa; İstanbul'un evrenselliğine, bir yeni özellik daha katılmış olmaz mıydı?
c.altan@prizma.net.tr
|
|