|
 |
|
|
Bir meslek hastalığı
donatellapiatti@hotmail.com
Konuşmak için beni bir şeyler içmeye davet eden İtalyan gazeteci anlattıklarımı yarım kulak dinliyor. Tıpkı ben konuşurken sadece kendi yazılarını hazırlamak için malzeme yakalama peşinde olan Türk meslektaşları gibi!
Sence bizi Avrupa Birliği'ne alacaklar mı?" "Sence Türkler sonunda Avrupa Birliği'ne girecekler mi?" Bulunduğum ülkeye göre şu ya da bu şekilde sorulan, bir ömürdür dinlediğim nakarat hep aynı ve ben de hep aynı net, kesin ve fazla söze fırsat bırakmayan cevabı veriyorum: "En ufak bir fikrim yok... Nokta!" Bu demek değil ki üvey ülkemin kaderi beni hiçbir şekilde ilgilendirmiyor ya da politika ve dünya meselelerine karşı duyarsızım. Sorun şu ki artık alınan kararlarda bir mantık yok; her şey içinde bulunulan ana, duruma ve tarafların çıkarlarına göre değişiyor. Analiz yapabilmek, bir şeyler anlamak ya da cüret edip öngörülerde bulunmak imkansız hale geldi.
"Bilmiyorum."
"Nasıl bilmiyorsun? Gazeteci değil misin sen?"
Bütün gazeteciler kâhin sanki! Hem sonra gazetede yazmak başka bir şey, gazeteci olmak başka! Ama bu da ne yazık ki sürekli olarak açıklamak zorunda olduğum bir şey!
"Bir gazetede yazıyorum, hayat deneyimlerimi anlatıp denediğim yemek tariflerini gazetemin okuyucularıyla paylaştığım bir köşem var."
"Aaaaaa, o halde mutfakla ilgileniyorsun!"
"Evet, aynı zamanda..."
"Aaaaaah, kebap! Bayılırım! Türk yemekleri nasıl, acı mı?"
Senelerdir tekrarlanıp duran hep aynı sorular, artık bende aynı şeyi yüzüncü kez yediğim zamanlardakine benzer çok rahatsız edici bir hisse yol açıyor.
"Hayır, Türk yemekleri, özellikle öyle olmasını istemezsen acı değil. Hem sonra Türkiye'de sadece kebap yok. Son derece seçkin ve ince lezzet ayarları olan bir mutfakları var, özellikle de tatlılarda. ("İtalyan yemekleri... Aaaaaaah spagetti ve pizza!" "İtalya'da sadece makarna ve pizza yenmiyor; et, tavuk, tavşan, av eti ve sonsuz çeşit balık da yiyoruz!")
Güllaçtan, beğendili kebaptan, imambayıldıdan bahsediyorum... Ama sonra fark ediyorum ki, benimle tanışmak isteyip, konuşmak için bir şeyler içmeye davet eden İtalyan gazeteci Luca Briscoli de yarım kulak dinliyor beni. Tıpkı ben konuşurken sadece kendi yazılarını hazırlamak için malzeme yakalama peşinde olan Türk meslektaşları gibi!
Yani sonuçta, gittiğim her yerde, bir sonraki cumartesi köşemde anlatabileceğim bir şeyler yemekten başka bir şey düşünemeyen ben gibi!
"Peki Türk kadınları nasıl? Çarşaflarla örtünüyorlar mı?"
"Büyük çoğunluğu hayır; son derece modern kadınlar. (Bir anda aklıma bütün Türk kadın arkadaşlarım ve göbekleri açıkta gezen kız öğrencilerim geliyor, dolayısıyla bunu söylerken neredeyse coşku duyuyorum.) Bazıları türban kullanıyor; saçlarını itinayla örtüp geri kalanı açıkta bırakan bir fular... Kadınlar için yaşamsal olan erkekleri cezbetme ihtiyacını dinle uzlaştırmak için bir deneme! Bir de baştan ayağa siyah çarşaflarla örtünen küçük bir kesim var ki gerçekten sayıca fazla değiller."
Meraklı bakışlar atıyor... Beni baştan aşağı süzerken neler geçiyor acaba aklından? Sonra soruyor:
"Peki siz orada nasıl yaşıyorsunuz? İstediğiniz gibi giyinip dolaşabiliyor musunuz sokaklarda? Mesela sen nasıl yaşıyorsun orada? Şimdiki gibi dekolten açık çıkabilir misin dışarı?"
"İstanbul'da yaşıyorum; büyüklüğü ve nüfusuyla Avrupa Birliği'ne üye bir ülkeyi içine alabilecek bir metropolde. Ayrıca, ezelden beri birçok kültürün kesişme noktası olmasından ötürü, Avrupa'nın birçok başkentinden daha evrensel bir yer burası. Herkes istediğini yapar ve özellikle de istediği gibi giyinir!"
Sıkılmaya başladığımı hissediyor ve gülümsüyor... İtalyanlar gerçekten çok güzel gülümsüyor!
"Como Gölü üzerinde, inanılmaz lezzette orman meyveli tatlılar yapan muhteşem bir yer var! Benimle gelmeye ne dersin? Belki köşe yazın için malzeme de çıkarırsın."
Derin derin bakıyor bana... Koyu yeşil, çok güzel gözleri var.
"Adı ne bu yerin?"
"Villa Serbelloni! Sabah kahvaltısı da göle bakan balkonlarda ediliyor" diye ekliyor sonra davetkar bir biçimde.
Benim bakışlarım da derinleşiyor ve ona gülümsüyorum.
"Çok naziksin ve hakikaten çok hoşuma giderdi... Ama beraber olduğum adama gerçekten çok aşığım. Gene de bilgi için teşekkür ederim! Hatta bundan hemen faydalanıp bu hafta sonu onunla gitsem bozulur musun?"
Risotto aifrutti di bosco
Malzemesi: 350 gr. pirinç, 250 gr. karışık orman meyvesi (böğürtlen, çilek, frenküzümü, dut), 3 kaşık zeytinyağı, 1 bardak beyaz şarap, 30 gr. tereyağı, biraz et suyu, parmezan peyniri, fesleğen, tuz.
Yapılışı: Orman meyvelerinin yarısını son süslemeler için ayırıp kalanını ezin. Soğanı zeytinyağıyla bir tavaya koyun, bir süre sonra pirinci de ekleyip hepsini iyice pembeleştirin. Şarabı da ilave edin, pirinç şarabı iyice çekince ezdiğiniz meyveleri de tencereye katın. Arada azar azar kaynar et suyu ekleyerek pişirmeye devam edin. Tuzlayın; tereyağı, peynir ve fesleğeni de ekleyip ateşten alın. Servis etmeden önce ayırdığınız meyvelerle süsleyin.
Gittiğimiz restoranın şefi Piero Farini'nin bana nezaketle tavsiye ettiği bu tatlı, hayatım boyunca yediklerim arasında en lezzetlilerden biriydi! Ben tarifi henüz denemedim. Nasıl olduğunu söyleyin bana. Afiyet olsun!
|
|
|

|