|
O lâlâ, lâlâlâlâ o...
Eski zamanlarda yazları, topraktan küçük bir küpün içine; üzüm, armut, şeftali gibi olgunlaşıp çürümeye yüz tutmuş bazı meyveler atılır, üstüne su doldurulur ve şıralanıp hafifçe ekşimesi, yani "tahammür" etmesi beklenirdi. Böylece adına "tükenmez" denilen, bazen misafirlere de bardak bardak ikram edilen, kendiliğinden fermante olmuş bir meyve suyu kokteyli elde edilirdi.
Şıralanmış meyve suyu kokteyline "tükenmez" denmesinin nedeni; azaldıkça üstüne su ekleyerek, tadı hiç bozulmadan sürekli çoğaltılabilmesiydi.
* * *
Türkiye'nin de, sosyo-politik edebiyatında bir yığın "tükenmez"leri vardır; "onlar-biz" ayrımı gibi...
"Onlar gider Mersin'e, biz gideriz tersine."
"Eller Ay'a, biz yaya."
"Oralarda saraylar, kaşaneler; buralarda yoksullar, viraneler."
Kuşak kuşak sürer gider bizim "tükenmez"ler de...
* * *
Dünkü Sabah'ın manşeti de şöyleydi:
"Aramızdaki fark - Onlarda tarihi terör olayı... 50 ölü... Ama ne panik ne kargaşa - Bizde her gün olan kazalardan biri... 3 ölü... Ama tam bir kaos"
Manşetin altında da, biri İstanbul'daki bir trafik kazasından, biri Londra'daki bombalar trajedisinden çekilmiş 2 fotoğraf vardı yan yana...
* * *
İncili Çavuş'a sormuşlar:
- Şark'ın köylü kökenli burjuva taklitçiliğiyle, Batı'nın kentli kökenli burjuvazisi arasındaki uyumsuz dans gösterilerini nasıl açıklarsın?
İncili Çavuş:
- Kristof Kolomb'un ünlü yumurta gösterisiyle, demiş.
- Nasıl yani?
- Kristof Kolomb'a "bir yumurtayı tabakta dikine durdurabilir misin" demişler; o da, yumurtanın dibini tabağa vurduğu gibi kırıp, oturtmuş yumurtayı dikine... Türkiye'nin liderleri de, yumurtayı dikine durdurmak istiyorlar tabakta ama, yumurtanın dibini vurdukları gibi; akıyla sarısı birbirine karışarak, rezalet bir bulamaç halinde dağılıyor etrafa... Çünkü bizimkilerin yumurtası, Kristof Kolomb'unki gibi pişip katılaşmış değil; çiğ...
* * *
Başbakan Tayyip Bey'in, Beyaz Saray'da Başkan Bush'la yaptığı özel konuşmada ortaya çıkan atsineği; kendisini Ankara'yla, Beyrut'a yaptığı ziyarette de izledikten sonra, ortalıktan kayboldu.
G-8'ler zirvesinde atsineği yoktu.
Söylentilere göre atsinekleri, üst düzey yöneticilerin çevresinde bir süre dolaştıktan sonra, bazı namdar politikacılar benzeri, epey dünyalık edinmişler ve el birliğiyle kuyruğunun altında rahat edecekleri birkaç beygirle, birkaç eşek ve birkaç dana almışlar...
Kendilerine:
- Bunu nasıl akıl ettiniz, diye soranlara da, şöyle diyorlarmış:
- Üst düzey yöneticilerden bazılarına sahip olduktan sonra; kuyruklarının altında rahatça yaşamaya başlayanlardan...
* * *
G-8'lerin ortaklaşa baktıkları bir papatya falı:
- Bin Ladin yakalansın mı?
- Yakalanmasın mı?
- Yakalansın mı?
- Yakalanmasın mı?
132 milyon km uzaklıkta ayak tırnağından vurulan kuyrukluyıldız da, falı izliyor ve şöyle diyormuş:
- Beni vurmak kolay ama, kendi yarattığınız sakallı yıldıza bilmem kıyabilecek misiniz?
* * *
Modern teknolojinin son ürünlerinden üç boyutlu bir film oynuyormuş sinemada.
İzleyicilerden biri, önünde oturana doğru eğilmiş:
- Başınızdaki sarık, demiş, filmi görmemi engelliyor; acaba çıkarabilir misiniz sarığınızı?
Ve ekrandan bir ses yanıt vermiş kendisine:
- Maalesef imkânsız; filmin içinde oynuyorum ben...
Mesajının ne olduğu tam da netleşmediği için, çeşitli yorumlara neden olan Londra saldırısından sonra; Tony Blair de, olayı daha derinliğine görmek istediğinde, hep aynı ses yankılanıyormuş kulağında:
- Sarığımı çıkaramam, filmin içinde oynuyorum ben...
* * *
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Başları bağlı, ama ayakları çıplak ve bakımlı genç hanımlar hakkında ne düşünüyorsun Hoca?
- Saçları cennetmekân olsa da, ayaklarının olamayacağını?
- Öteki dünyada başları cennette, ayakları cehennemde mi olacak yani?
- Evet, zengin bir kocayla evlendikten sonra, dayak da yiyen kadınlar gibi...
* * *
Çimdikli sözlerden küçük bir demet:
En kafasız kadın bile, şayet âşık değilse, kendisini seven erkekten çok daha akıllıdır.
* * *
Bir kişiyi öldüren katil olur; milyonlarca kişiyi öldüren fatih; hepsinin tümünü birden öldüren de Tanrı...
* * *
Bazı iyilikler o kadar büyüktür ki, karşılığı ancak nankörlükle ödenebilir...
* * *
Dangalaklar, bir zekâ ile karşılaştıklarında; ellerinden ne gelirse yaparlar, nasıl biri olduklarını göstermek için...
* * *
Muazzez Menemencioğlu'dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Kocam, Helen, Ben
Üçümüz mutluyduk bir ara
Kocam, ben ve Helen
Nereye gittikse el ele
Helen güzel bir kadın değildi aslında
Oldukça dişicene
Alıverdi kocamı elimden.
İşi bir verevinde tutmak var,
Bir düzünden...
Bile bile çaprazına
Üçümüz oynadık bu oyunu
Kocam, Helen, ben
Ah ben, ben, ben, ben!..
c.altan@prizma.net.tr
|
|