|
 |
|
|
Dağdan ovaya!
Palandöken Dağları'ndan Erzurum Ovası'na güneşin nasıl doğduğunu hiç seyrettin mi?
Harikulade!
Tuhaf bir renk değişimi belli belirsiz dalgalar halinde tepelerden aşağı doğru iniyor önce. Sonra öbür taraftan, tabyaların üzerinden, bu kez dağların eteklerinden başlayarak yukarı doğru yumuşak bir renk değişimi usul usul tepelere tırmanıyor.
Kuş sesleri...
İnsanın içini kıpır kıpır eden bir manzara, sürekli devinim halinde. Gözünün önünde bir renk cümbüşüyle değişip duruyor.
Günün ilk ışıklarının altında tabyaları, Aziziye Tabyası'nı, Mecidiye Tabyası'nı seyre dalıyorum. Geçmişin kahramanlık menkıbelerini çağrıştıran anıtlar...
Nene Hatun...
Moskof düşmanı...
Bir zamanlar düşmanı bıraktın mı, Kuzey'den, Sarıkamış'ın Allahuekber Dağları'ndan önce Pasinler Ovası'na inermiş hızla... Tabyalarda durduramadın mı Erzurum Ovası'ndan, Erzincan ve Sivas'a kadar yolu açılabilirmiş...
Şimdi artık Kuzey'den düşman gelmiyor Erzurum'a. Rus turistleri geliyor uçaklarla, Palandöken Dağları'nda kayak kaymaya...
Yitik hayat!
Ne işe yaradım sorusu...
Hayata umut dolu başlamak...
Sonra sıradanlaşmak...
Ve bir yerlerde bu soruyu sormaya başlamak, ne işe yaradım diye... Bu soruyu herkes kendi kendine sorar. Şöyle ya da böyle iz bırakmak istenir, bunun hevesiyle yaşanır.
En iyisi bu kitabı, Benim Hüzünlü Orospularım'ı şimdi bir yana koymak... Güneşin Erzurum Ovası'na doğuşunu seyrederken bu arada bir pazar yazısı çıkarmak iyi fikir olabilir.
Elimde iki gazete kesiği.
"Zeynep, ilkokula giderken; okul müsameresinde, bir çocuk şiiri okumuş ve o sırada başında kırmızı bir kurdelesi olduğu için, ihbar üzerine karakola götürülmüştü. Ben o dönemde Ankara'da Meclis'teydim. Haberi doyunca çılgına dönmüştüm... Gazeteci dostlar, karakola yığılmışlardı. Zeynepçik korkmuş, şaşırmış, hiçbir şey anlamamıştı..."
Çetin Altan yazıyor.
7 Temmuz tarihli köşesinde.
Yine bir çocuk hikayesi:
"Deniz küçükken babasına çok düşkündü. Kadir'in tevkif edildiği günlerde Üsküdar Pazarbaşı İlkokulu'nda ikinci sınıftaydı. Devamlı babasını soruyordu. Biz de 'Okulda, nöbette' diyorduk. Bir gün bize: 'Ben biliyorum. Babamı benden ayırmak için hapse attılar, ben gazetede okudum. Bizi kıskandılar!' dedi. Okulda ilk zamanlar hocası onu örnek öğrenci gösterirmiş. Babasının komünist olduğunu öğrenince tavrı tamamıyla değişmiş, her fırsatta ona kötü davranmış.
Barış'a gelince, Kadir'i aldıklarında iki buçuk aylıktı. Babasını tanımıyordu. Üç yaşındayken ona bir bebek almıştım. Onu çok sevmişti. Bir gün sordum: 'Sen bu bebeğin nesisin?' 'Annesiyim' dedi. 'Oğlum, sen erkeksin, bunun babası olursun' dedim. 'Babası isem nerde benim hapsim?' diye cevap verdi. Barış babasını dört yaşında cezaevinde tanıdı. Eve döndüğümüzde babasını sorduklarında, 'Baba dedikleri kocaman bir adammış' dedi."
Ülkü Tamer, geçen hafta pazar günü gazetemizin pazar ekindeki köşesinde bu alıntıyı yaptıktan sonra şu notu koymuş yazısına:
"Alıntıda sözü geçen kişileri söyleyeyim. Deniz: Deniz Türkali... Barış: Barış Pirhasan... Kadir: Vedat Türkali. Anlatan ise Vedat Türkali'nin eşi Merih Pirhasan. Alıntının kaynağı 'Vedat Türkali Kitabı', Everest Yayınları."
Bu topraklarda devletin hoyratlığı...
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|