
|
|
|
 |
|
|
Maraton
ANDREW FINKEL
afinkel@milliyet.com.tr
Coşkunun bu kadar büyük hızla üzüntüye, hayallerin bu kadar büyük hızla acıya, paniğin kararlılığa ve trajedinin umuda dönüşebilmesi gerçekten inanılmaz. Bu hafta fazlasıyla olaylı geçti; bazıları son derece saçmaydı, bazıları ise bu yüzyılda yaşananları tanımlayacakmış gibi görünüyor.
İşin başından başlayalım. Herkes Kleopatra'nın burnunun, tarihin yönünü belirlediğini biliyor; eğer o burun bir muz gibi olsaydı veya ucunda kıllı bir ben olsaydı, o kadar çok Roma imparatoru ona aşık olmayacaktı.
Geçen pazar, Avrupa'nın kaderi (ve Türkiye'nin bu kaderdeki yeri), bir burunla değil de, Helsinki'deki tatsız tuzsuz bir yemekle şekillenecekmiş gibi göründü. Rusya'daki bir toplantıda, Fransız Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın Alman Başbakanı Gerhard Schroeder ve evsahibi Vladimir Putin ile yaptığı bir sohbete basın mensupları kulak misafiri oldu: Chirac, haftanın sonunda gerçekleşecek G-8 zirvesindeki yemeklerin kalitesinden fazla bir beklentisi olmadığından yakınıyordu. Ona göre, İngiliz yemeklerinden daha kötü olan tek şey, Finlandiya'daki yemeklerdi.
Her üç saniyede, bir çocuğun açlıktan veya önlenebilecek bir hastalıktan öldüğü Afrika'daki fakirlik sorununu çözmek için dünyanın en güçlü ülkelerinin bir araya geleceği bir toplantıdan önce bu sözleri söylemek diplomatik bir davranış değildi. Ama bu davranış, bir yerde de Avrupa'da gelişen ve Paris ile Londra'nın farklı taraflarda yer aldığı yeni bir hattı ortaya koyuyordu.
Tony Blair AB Bakanlar Konseyi başkanlığına, köşesinden yumruklarını savurarak çıkan bir boksör gibi başladı. AB bütçesinin yüzde 40'ını oluşturan cömert tarım ödeneğini gözden geçirmeyi teklif etti; bu hareketi, Fransızların Anglo - Sakson modeli diye adlandırdıkları yöntemle ilgili korkularını doğruluyordu.
Fransızlar, Blair'in İngiliz İşçi Partisi'nde yaptıklarını, Avrupa'da yapmaya kalkacağından korkuyorlar: İş piyasasında daha büyük esnekliğe izin vererek, İngiliz İşçi partisini sağa doğru kaydırmak.
Avrupa'yı yıkma çabası
Daha az müdahaleci olan bir Avrupa Birliği, Türkiye gibi bir ülkenin kendilerine uyum sağlamasını kolaylaştıracaktır. İngiltere'nin, Türkiye'nin adaylığını güçlü bir şekilde desteklemesinin bir sebebinin, eski tarz Avrupa'yı yıkma çabasından kaynaklandığını söylemek biraz fazla komplocu bir yaklaşım, ama en azından Türkiye gibi büyük ve nispeten fakir bir ülkeyi, 2015 veya daha sonra, başarılı bir şekilde arasına alacak bir Avrupa'nın bugünkü Avrupa ile aynı olmayacağını söyleyebiliriz.
Geçen ay yapılan referandumda AB anayasasını reddeden Fransız seçmenlerin korkusunun bir kısmı, şu anda gerçekleşmekte olan büyümenin bile Avrupa'nın "sosyal modeli" olarak adlandırdıkları şeyi tehdit etmesi. Bu, piyasanın inişlerine ve çıkışlarına rağmen yurttaşlarına bir teminat sağlayan bir Avrupa anlayışı.
İngiltere ise, küreselleşmeye karşı, rekabetin dışında gerçek bir teminat bulunmadığı ve Fransız ve Almanların az rekabette bulunmalarına karşılık büyük bir toplumsal, yani "sosyal" bir bedel ödediklerini, bunun da tarihte görülmemiş bir işsizlik oranı olduğunu savunuyor. İngiltere, vergi ödeyen Avrupalılara bu kadar çok paraya mal olan tarım politikasının, dünyanın en fakir ülkelerinden gelen ihracatı engelleyerek sağlandığını ve böylelikle dünya çapında yapılan pop konserlerinin, G-8'den vazgeçmesini talep ettikleri bencil politikalara iyi bir örnek teşkil ettiğini söylüyor.
Karar verici Singapur
İşin garibi, bazın olayların sonucunda, Fransız mı, İngiliz mi, hangi modelin daha yetkin olduğu konusunda karar veren çok uzaktaki Singapur oldu. Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nin delegeleri bu hafta 2012 yılının Olimpiyatları'nı beş şehir arasında hangisinin organize edebileceğine karar veriyordu.
Üç tur oylamayla Moskova, New York ve Madrid tek tek elendi. Dördüncü turda Londra, favori olan Paris'i, 50 oya karşılık 54 oyla yendi. Mutfakları hakkında yapılan hakaretten sonra iki Finli delegenin oylarını Londra lehine kullandığını tahmin ediyoruz. Ama bu sadece bir spekülasyon. Oylama 52 52 sonuçlanıp yeni bir turda tekrarlanmış da olabilir.
Bu oylamanın sonucu, Tony Blair'in siyasi yeteneklerine yapılmış bir övgü olarak değerlendirildi. Kendisi zaten oylamadan önce Londra adına lobi faaliyetleri yürütmek için Singapur'a gitmişti. Chirac da, biraz geç de olsa Singapur'a geldi ve siyasi prestiji daha da dağılmış bir şekilde evine döndü.
Ve işte çelişki de burada. Avrupa değişiyor. Schroeder'in partisinin yerine de, Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği konusunda açıkça şüpheci davranan bir Başbakan gelecekmiş gibi görünüyor.
Aynı zamanda hem Fransa, hem de Almanya daha muhafazakar hükümetler oluşturacakmış gibi görünüyor. Bu yeni hükümetler Avrupa'nın "Anglo-Sakson" modeline, yani daha serbest bir konfedarasyona sıcak bakıyor; bu da Türkiye gibi bir ülkenin daha rahat uyum sağlayabileceği bir model.
Kolay çözümler
Gelecek yıllarda, Türkiye'nin liderleri İngiliz Başbakanı'nın dünyanın diğer tarafına uçup, kendi bakış açısını savunacak ülke temsilcileriyle tek tek buluşmaya gittiğini hatırlamalı. Ama ne yazık ki dünya bu haftayı Londra'nın bombalar tarafından yıkıldığı hafta olarak hatırlayacak.
İstanbul gibi, onlara da, kolay çözümler ve hazır mükafatlar olmadığı ve bazen normal bir hayat yaşama çabasının bile kendi başına bir maraton olduğu acı bir şekilde hatırlatıldı.
Patlamalar meydana geldiğinde, Blair, günümüzün en önemli konularını liderlerle konuşmak için İskoçya'daki G-8 zirvesine gitmişti. Küresel terörizmden daha önemli ve daha tehditkar olan şey, iklim değişikliği problemleriyle yüzleşebilmek. Ve elbette ki, fakirlikten ölen Afrikalı çocukların sayısı, her zaman, fanatiklerin bombalarının öldürdüklerinden daha fazla olacak.
Türkiye'de fazla tanınmayan, ama oldukça hayat dolu bir kişi olan Londra'nın belediye başkanı, Singapur'dan ayrılıp kentine yas içinde dönerken katillere neredeyse kafa tutuyordu.
"Bu olayı izleyen günlerde havaalanlarımıza ve limanlarımıza bir bakmanız yetecek; yapıtığınız korkakça saldırılardan sonra bile tüm dünyadan insanların hayallerini gerçekleştirmek için Londra'ya geldiklerini göreceksiniz," dedi.
Sonuçta tarihi belirleyen, olayların rastgele oluşları değil, bu olaylara nasıl tepki gösterdiğimiz.
|
|
|

|
|