|
 |
|
|
Erdemlerimi kaybediyorum...
Sarıkız'ın Anıları
Yazara e-mail
Ne için? Biraz yaşlılık, birkaç uzun süren tedavi, biraz kredi kartları, biraz pahalılık, biraz enerjimi yitirme, biraz geçmişte yaptığım salaklıklarım ama çokça "insan tanıyamamış olmam" ve insanoğlunun fena halde sosyalleştiğini fark etmeyip hâlâ edep yerlerinde masum bir yaprakla dolaştığını sanmam. Bunlar gibi kıytırık -evet gerçekten son derece kıytırık- birkaç nedenden dolayı bunca yıl dirhem dirhem biriktirdiğim "o canım erdemlerimi" kaybediyorum. Çok yazık!
Bu yüzden Sarıkız'ı bu hafta sadece gençler okusun. Yaşıtlarım arasında benim gibiler hemen ellerinden bıraksınlar yazıyı. Onlar için de zaten vakit çok geçtir.
Efendim, sıkı okurlar bilir bir yıldır -herkes gibi- hayat romanımı yazıyorum. Dün yine baktım da, aslında ne şeker bir aileden gelmeyim. Baba tarafım, anne tarafım... Ve ne iyi bir kız çocuğu olarak yetişmişim! Yaşım 18'ken koltuğunun altına iki kumaş sıkıştırıp gelen annemin komşularına pantolon-etek diktiğim günleri yazdım dün. Bir taraftan da akademide okuyordum üstelik. O yaşlarda doruğa çıkardığım erdemlerimin bugün çoğunu kaybetmeye başladığımı gördüm. Üzüntümün ve bu yazının nedeni budur.
Oysa, şeref sözcüğü ömür boyu peşine takılıp gidilecek bir şeydir diye bilirim. Ama insanların bugünkü haline bakıp bu uğurda tek başına çabalamanın pek işe yaramadığını görüyorum. Bir bakıyorum biz birkaç kişi salaklar halinde bir kulvarda... Diğerleri almış başını gitmiş bile. Bu yüzden bu sabah itibarıyla insanları ikiye ayırıyorum. Kabaca.
Birinci grup: Bunlar her ailede, her işyerinde kısacası her toplum parçasında bir veya birkaç adet bulunurlar. Irgatlık esas görevleridir. İnsanlar dertlenince onları hatırlar, düğün seyran gibi şeylerde akıllara bile gelmezler. Bizim bu salaklar, başkalarına ait tüm sorunları sistemli bir şekilde ayrı ayrı raflara koyar ve çözerler. Sıra kendilerinkine gelince o rafın en üstünde bir yerdedir, uzanamazlar oraya. Aslında ömür boyu kimsenin yardımını istemezler. Çocukken kendi tornetlerini kendileri yapar, tüm sınıfın vazo resmini çizer; toprak-kumaş-kağıt, ellerine ne geçerse oyuncaklarını kendi yaratır, sıra arkadaşının yazılı kağıdına bakmaz, bebeğinin başında tek başına sabahlar ve yandaki yaşlı kadının camlarını silerler. Bu yüzden kimlik bilgilerinin karşılığında, "Çalışır. Sadece çalışır" yazar. Tabii böylelerinden giyim kuşam da beklemeyin. Tek aksesuvarları olan, "çevreyle irtibatlarını kesen at gözlükleri" suratlarının iki yanına kaynamıştır. Bu nedenden dolayı, ilerde başlarına gelenlerden en son kendileri haberdar olurlar. Ama iş işten geçmiştir. Gözlükleri çıkartmaya çalışırlar. Ama kanırtmak boşunadır, kan revan içinde kalırlar. İnsanın "Keşke öyle kalaydı" diyesi gelir.
İkinci grup: Kısaca diğerleridir. Tuhaftır ama bunlar çoğunluktur. İlk grup kadar çalışkan (!) olmaları da hayli enteresandır. Ama tek hedef için çaba sarf ederler; "Birinci grubu yok etmek". Çünkü varlıklarını sürdürmenin tek yolu budur. Öyle her şeye bir çözüm bulup deli gibi çalışmak, meseleleri kökünden halletmek ve yaratıcı olup patron gözüne girmek de ne demek? Derhal ortadan yok olmaları gerekir! Bunlar, haliyle kıyas ortamı doğuran kötü örneklerdir (!) ve lağvedilseler iyi olur.
ATV'de "Ekran Sizin" adlı bir program yapıyordum. Tüm programın formatı bana aitti. Bölüm içerikleri, dekor tasarımı ve koltuk kanepe bulmak, sunucu metinleri, daha doğrusu stüdyodaki her şeyin temini... İki yönetmenim vardı. Didem miydi birinin adı neydi hatırlamıyorum. Bu iki kıza derdim ki, "Yarın İstanbul Hava Yolları bizim için bir uçuş organize etti. Konu başlığı 'Her meslekten kadınının özel ve iş hayatı'. Ve konuğumuz bir pilot hanım. Aman havada görüntü alın". Ertesi gün montajda bakardım ki tek bir "semada süzülen tayyare ve pilot kadın" karesi yok. Kızlar o dönemin yayın yönetmeni İbrahim Altınsay'ın odasında kakara kikiri yapıyorlar. Şimdi burada bir yapımcı olarak başöğretmene şikayet eder gibi mi -kimi kime şikayet edeceksiniz?- davranacaksınız? Patrona çıkmak mı? Hayır size yakışmaz. Sonuçta bu, tarzından anlamadığınız ve asla o yöntemlerle boğuşamayacağınız insanlara meydanları bırakıp çalıştığınız kurumun çıkarlarının nasıl heba olup gittiğini görerek, sadece aradan çekilirsiniz.
Hep söylerim, iyi ve yardım seven insan olmanın bir yolu para sahibi olmaktan geçer. Çevrenizde birçok darda kalmış insanı bu yolla kurtarabilirsiniz. Hatta borcuna sadık olmak bile biraz maddiyatla ilgilidir. Siz istediğiniz kadar prensipli ve iyi niyetli olun, ödenmediğinde sizden kötüsü yoktur.
Yani sonuçta "şeref" dediğiniz şey bile gelip paraya dayanır ya, işte burada söyleyecek söz bulamıyorum. Umarım gençler ders çıkarmıştır bu yazımdan.
İçgörüme bu sabah hayırlısı ile bir tanı koyup hem çevreme hem de siz okurlarıma, çağa uygun yeni kimliklerde ve yeni ufuklarda
buluşmak dileklerimle...
|
|
|

|