|
Fenerbahçe Parkı'nın kargaları ve "atıp tutma" politikaları
Bendeniz için "yazı" çalışmaları, bebeğin süt emmesine benzediğinden, bizim pancar motorunun takırtılarını susturacak bir tatili, hiç mi hiç özlediğim olmadı; zaman zaman sadece mahkûm edildiğim oldu zorunlu tatillere...
İstanbul'dan ayrılmak, yahut ayrılmamak; pancar motorunu kıyıya çekip, tatile çıkma öksüzlüğüne genellikle pek uğratamadı bendenizi...
Nasıl olsa sonsuz bir tatilin adayları arasındayız artık...
* * *
Rutubetli sıcaklar iyice bastırdığında, cömert gölgeli yerleri de az değildir o canım İstanbul'un...
Bize en yakınlarından biri, bir eski zaman köşkünün lokantaya dönüştürülmüş, görkemli dalları ve yapraklarıyla geçmiş kuşaklardan kalma ağaçlıklı bahçesiyse; öteki de Fenerbahçe Parkı'nın göbeğinde, yüzlerce yıllık sakız ağaçlarının altındaki çay bahçesi...
24 günlük miniminicik bebeklere de rastlayabilirsiniz orada; kollarına girmiş kızlarının arasında zar zor yürümeye çalışan, beli bükülmüş yaşlı insanlara da; kibar hanımefendilere de, bir kitaba daldırıp gitmiş genç hanımlara da...
* * *
Ya hele Fenerbahçe Parkı'nın kargaları... O yarısı grimsi kara kanatlı, kısık boyunlu, kapkara gagalı, kara kargalar...
Ah ne hergeledir o kargalar, ne hergele...
Fenerbahçe Parkı'nı, kendiliğinden yelpazelenerek sulayan özel musluklara takılmış hortumlu fıskıyelerin altında, bir güzel duş ala ala, öyle bir serinlerler ki...
Kimi de zıp zıp yürüyerek, sulama musluklarının sağa sola taşan sularından, doya doya su içer...
* * *
Genellikle de, çay bahçesinin kıyısındaki çimlerde dolaşırlar sürü sepet... Bilirler birilerinin kendilerine, birkaç fındık fıstık, simit, yahut tost parçası atacağını...
Daha olmazsa da uçup, boş masalardan birinin sandalyesi üstüne konarlar; kendilerini hatırlatmak istercesine...
Ve bazen çay almaya gitmiş bir hanımın, masa üstünde bıraktığı bir simidi de azıcık gagalayıverirler; gözleri keserse, alıp kaçıdaverirler hani...
Tost, yahut simit parçalarını, diledikleri gibi yiyemediklerinde de, ne yaparlar bilir misiniz; götürüp musluk dibindeki sularda ıslatır, öyle yerler...
Ah ne hergeledir o kargalar, ne hergele...
* * *
Bazen de, cangıl kaplanlarına benzeyen iki erkek kedi, usuldan yavaştan, ağır ve dikkatli yaklaşmaya başlar, yerdeki düzinelerle kargadan oluşan karga kampusuna...
Hani, bize de bir nafaka çıkar mı, gibilerden...
Kargalar hiç mi hiç umursamazlar kedileri; sadece onlar yaklaştıkça, zıplayarak biraz daha mesafeli dururlar...
Kalınbağırsakları olmadığı için, 200 yıla kadar yaşayan kargaların, elbet de yoğundur deneyim birikimleri...
Örneğin çaldıkları cevizleri, yükseklerden yere bırakıp kırmaya uğraşarak, öyle yerler.
Ne de çirkindir mübareklerin sesleri:
- Gaak...
* * *
Fenerbahçe Parkı'nın kargalarını izler ve komşu masadaki emekli bir öğretmen dostla eşinin; lütfedip yanımıza geldikten sonra canlandırdığı eski anılarla, yarım yüz yıl öncesinin radyo sohbetlerini, şöyle hafifçe kepçelerken; neden Ankara'nın ulusal gelir dağılımındaki adaletsizliklerle bölünmüşlüklere karşı da; "üniter devlet" söylemlerinde gümbürdettiği titizliği göstermediğini düşünüyordum...
* * *
"Üniter devlet" bölünmüşlüğe uğramamalı; tamam da...
Ulusal gelir dağılımındaki bölünmüşlükle; başta İstanbul, birkaç büyük kente doğru sürüp giden yığılmalar ne olmalı?
Ya bakanlıkların bütçeden aldıkları paylar arasındaki garip dengesizlikler?
* * *
"Üniter devlet" titizliğinin, ülkedeki ekonomik yapıya hiç de yansımadığı, göz ardı edildiğinde; betonlaşması istenen "devlet bütünlüğü", en küçük depremde bile öncelikle duvarları çatlayan, çimentosuyla demirleri nedense eksik tutulmuş devlet yapılarına, devlet okullarına, devlet hastanelerine dönmez mi?
* * *
Son yüz yıl içinde, bu tür sorulara hiçbir zaman yanıt verilmemesiyle yetinilmedi; aynı zamanda cezalandırıldı da bu tür soruları soranlar...
Vara vara nereye varmak için?
"Bireylerin yaşam kalitesi" açısından, Yunanistan'ın 60 basamak altındaki hazin yere varmak için...
* * *
Resmi tarih, hamasi nutuk ve kutsallaştırılmış sloganlarla övünüp durma politikalarının; en sonunda ekonomik çöküntülere yol açacağını haber verenler suçlu sayıldı; Enver Paşa üslubunu durmadan ısıtanlar ve bununla makam sahibi olmaya çalışanlar da, birer makbul vatansever sayıldı...
* * *
İletişimle ulaşımın çok hızlandığı bir çağdayız artık...
Hâlâ daha "iti ite kırdırma" taktikleri ve "zafer süngünün ucundadır" inançlarıyla; küreselleşme sürecinde varılacak yer, varılmış olandan daha ötelerde mi olacak ki?
Yani neredeyse nüfusun üçte birinin yoksulluk sınırında çakılıp kalmış olması, kolayca aşılmış mı olacak ki?
* * *
Orkestra şefliği artık ne politikacıların ellerinde, ne bürokratların ellerinde, ne cennetmekânlığı hak etme yöntemlerinin öncüleri elinde...
Orkestra şefliği, 21. yüzyılın bilimselleşmeye başlamış olan ekonomik denklemleri elinde...
Gönül, öle sürüne ziyan zebil olarak verilecek firelerin, beklenmedik çalkantılarla daha da büyümemesini diler...
Diler ama, ne çare...
* * *
İşte yine sınavları kazanan ve kazanamayan öğrenciler dileması...
Ve Fenerbahçe Parkı'nın minicik bebekleri...
O bebekler 30'una geldiklerinde, dünya nasıl olacak acaba gibi, bir soru havalandı içimden...
Kargalar:
- Gaak, dediler; sanırım iyi olacak, demek istiyorlardı...
c.altan@prizma.net.tr
|
|