|
 |
|
|
Geçmişe sahip çıkmayan toplumlar
Satır Arası / Deniz Sipahi
Oradan geçerken hep aynı şeyi yaşıyorum. Yüzüm kızarıyor, ellerim terliyor. Emanete ihanet etmiş gibi bir hisse kapılıyorum.
Sadece kendi adıma değil, bu ülkenin her vatandaşı adına, İzmirliler adına. Belki bu tek değil ama özellikle burayı ihmal etmiş olmak benim canımı daha çok sıkıyor.
Bu ülkenin geçmişine sahip çıkmamasını anlayamıyorum. Anılarını, hatırılarını unutan bir ülke geleceğini nasıl kuracak merak ediyorum. Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın son günlerini geçirdiği Latife Hanım Köşkü'nden bahsediyorum.
Bu sütunlardan kaç kere yazdım bilmiyorum.
Sadece ben mi, birçok meslektaşım vicdanlarını sızlatan bu konuyu defalarca yazdılar. Nasıl olur da, böylesine önemli bir mekan bu hale getirilir. Neden yıllar önce müze haline getirilmez. Her yurtdışına çıktığımda en çok üzüldüğüm konu bu olur. Geçmişe karşı öylesine büyük bir hassasiyet vardır ki... Korumakla da kalınmaz, o anıların yaşayabilmesi her türlü yol denenir. Acaba Fransa'da, Almanya'da, Avusturya'da böyle bir mekan olsaydı burası nasıl olurdu? Aslında güzel bir örnek de var önümüzde.
* * *
1950 yılına kadar Uşakizade Ailesi'nin özellikle yazın kullandıkları köşk bu tarihten itibaren İzmir Özel Türk Koleji'nin ilk eğitim birimi oldu. Tatış Ailesi, Uşakizade Latife Hanım Köşkü'nü daha sonra aslına uygun restore ettirerek buranın ziyarete açılmasını sağladı.
Oysa Latife Hanım Köşkü, tam bir harebe görünümünde. Burasıyla ilgili kamulaştırma çalışmaları tam 25 yıl sürdü. Düşünebiliyor musunuz, bir çeyrek asır...
Latife Hanım 13 Temmuz 1975'te aramızdan ayrıldı. Neredeyse ölümünden bu yana bir hukuk mücadelesi sürüyor.
Beklediğimiz haber geçenlerde geldi.
Karşıyaka Belediye Başkanı Cevat Durak, Latife Hanım Köşkü'nü satın aldı. Protokolün ardından da İzmir Ticaret Odası'nın köşkü restore etmesi bekleniyor.
Sevgili Sabri Yetkin'in o inanılmaz zengin arşivinde buranın eski fotoğraflarını görmüştüm. Latife Hanım Köşkü, zamanında bahçe içinde çam ve palmiye ağaçları, süslü havuzu ve yeldeğirmeniyle tanınıyordu. Şimdi ise o güzelim bahçe otopark olarak kullanılıyor.
Binayı ise anlatmak istemiyorum.
Toplumumuzun bu tür olaylar karşısındaki duyarsızlığı beni üzüyor.
BİR BAŞKA GÖZLE
İnsanlar yaptıklarından çok yapmadıkları nedeniyle pişmanlık duyarlarmış. Hekimler bu durumu sık sık gözler hastalarında. Yıllarca günde iki paket sigara içen, yediğine, içtiğine dikkat etmeyen, spor yapmayan, belli aralıklarla sağlık kontrolü yaptırmayan kişiler doktorlarından kötü haberi aldıklarında "keşke" lerle başlayan, "yapsaydım" veya "yapmasaydım"larla sonlanan pek çok cümle sarf ederler. Bazıları daha şanslıdır, hala bazı olanaklar vardır geri dönmek için. Bazıları içinse yapılabilecekler artık son derece sınırlıdır.
Bazen benzer durumu toplumsal olaylarda da gözleyebiliriz. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" zihniyetiyle küçük olaylara tepkisiz kalan bireyler ve onların oluşturduğu toplumlar kendileri haksızlığa uğradıklarında boş gözlerle kendilerine uzanacak bir yardım eli arayabilirler.
* * *
Prof. Dr. Suat Çağlayan 21 Temmuz 2005 tarihinde Yeni Asır'daki yazısında Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Yücel Aşkın'ın başına gelen olayların perde arkasını çok güzel açıklamış. Bu yazı beni biraz eskilere götürdü.
Hatırlar mısınız yıllar önce bir oyun oynardık? Her gece belli bir saatte ışıkları yakıp söndürür, tencere ve tavalarla sesler çıkarırdık. Birileri bu oyunumuza "mum söndü" adını takmış, ancak bu kişiler en azından oyunun o bölümünde mağlup olmaktan kurtulamamışlardı.
O zamandan bugüne neler değişti? Birincisi o zamanlar rektörler yurtdışına çıktıklarında evlerine baskın düzenlemek kimsenin aklına gelmezdi. İkincisi o zamanlar yatmadan önce kimse bize "Avrupa Birliği'nden Masallar" kitabından bölümler okumazdı. Üçüncüsü o zamanlar gerek halkın, gerek basının sesi daha bir gür çıkardı. Bu arada aklıma gelmişken, ses kısıklığı gırtlak kanserinin en önemli belirtisidir ve bazen tanı konduğunda kanser ne yazık ki tüm vücuda yayılmıştır.
(Prof. Dr. Ülgen Zeki Ok'un kaleminden)
Anladım
Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını, kendimi bulduğumda anladım. Herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış, kendi yolumu çizdiğimde anladım.
Bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak, dinleyerek değil.
Bildiklerini bana neden anlatmadığını anladım. Yüreğinde aşk olmadan geçen her gün kayıpmış, aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım.
Acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden, neden hiç ağlamadığını anladım.
Ağlayanı güldürebilmek, ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş, gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım.
Bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği acıtabilirmiş, çok acıttığında anladım. Fakat, hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını, gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım.
Yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet, yüreğini elime koyduğunda anladım.
"Sana ihtiyacım var gel" diyebilmekmiş güçlü olmak, sana "git" dediğimde anladım.
Biri sana "git" dediğinde, "kalmak istiyorum" diyebilmekmiş sevmek, git dediklerinde gittiğimde anladım.
Sana sevgim şımarık bir çocukmuş, her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan, büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım.
Özür dilemek değil, "affet beni" diye haykırmak istemekmiş pişman olmak, gerçekten pişman olduğumda anladım. Ve gurur, kaybedenlerin, acizlerin maskesiymiş, sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış; yüreğimde sevgi bulduğumda anladım. Ölürcesine isteyen, beklemez, sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi, beni affetmeni ölürcesine istediğimde anladım.
Sevgi emekmiş, emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş.
(Can Yücel'den)
dsipahi@milliyet.com.tr
|
|
|

|