|
 |
|
|
Vahdettin!
Şam'da bir gün, 1999 yılı. Osmanlı'nın, dedemin izlerini merak ederek avare avare dolaşıyorum.
Hicaz Demiryolu İstasyonu.
Abdülhamit tarafından yapılmış. Şirin bir yapı ama dökülüyor. Müzeleştirilmiş.
Arka tarafta, rayın üstünde bir vagon dikkatimi çekiyor. Üstüne İngilizce bir plaket iğreti biçimde iliştirilmiş. İkinci Abdülhamid'e ait bir vagon. Şimdi sıradan bir kafe olarak kullanılıyor.
Kimsecikler yok.
Kendi başıma kahve içiyorum.
Sonra, Emeviye Camii.
Tarihle flört edercesine bir duygu içinde dolaşıyorum. Bir zamanlar Roma tapınağı imiş. Bizans'ta kilise olmuş. Sonra da cami...
Tarih böyle bu topraklarda. Her yerde kat kat kendini belli ediyor.
Yanımda Falih Rıfkı Atay'ın kitabı:
Zeytindağı!
Bu coğrafyadaki en iyi yol arkadaşlarımdan biri. Caminin büyük mermer avlusunda serin bir köşeye oturup sayfaları karıştırıyorum:
"Atlı arabalar hazırlanırdı. Cemal Paşa yaverleriyle ön arabada, hocalar sıra ile öteki arabalarda, iki saf asker arasından geçilerek Emeviye Camisi'ne gidilir, Cuma namazı kılınırdı. Ortaçağ havası ve dekoru içinde, Alman kesimi kumandan esvabı ve biraz yana yatık kalpak, sömürge havalarını hatıra getiriyordu."
Süleymaniye Külliyesi... Süleymaniye Camii.. Mimar Sinan'ın ilk yapıtlarından..
Dökülüyor. İki yıldır kapalıymış, çökme tehlikesi yüzünden...
İşte, Vahdettin'in mezarı.
Son Osmanlı Padişahı'nın...
Bir portakal ağacının dibinde yatıyor. Bakımlı bir mezar değil. Mütevazı taşında şunları yazılı:
"Sultanoğlu Sultan Altıncı Muhammed Vahidettin Han ruhuna fatiha. Veladedi 21 Şubat 1861, vefatı 16 Mayıs 1926."
Anadolu'ya yakın bir yerde gömülmek istemiş, İtalya'dan Şam'a getirmişler...
Şam'dan bu köşeye yazmıştım:
"Bir Osmanlı Padişahı, üstelik en son Osmanlı Padişahı niye Şam'da yatsın? Niye İstanbul'a getirilmesin ki?.."
Bunu daha önce de bir vesileyle, ama bir boyut daha katarak yazmıştım. 1990'ların başıydı sanıyorum. "Sultan Vahdettin de, Nâzım Hikmet de, iki 'vatan haini' de İstanbul'a getirilsin" demiştim.
Çok tepki almıştım.
Tarihte Vahdettin'e herhangi bir sempatim yoktu. Türkiye'nin İstiklâl Savaşı'nda olumsuz rolünün fazlasıyla ağır bastığına inanıyordum. Buna karşılık Nâzım Hikmet çok sevdiğim bir şairdi. Vatan haini olduğuna da inanmıyordum.
Bunları niçin mi hatırladım?
Sır değil.
Ecevit'in çıkıp Padişah Vahdettin'in vatan haini olmadığını söylemesi üzerine kopan kızılca kıyamet üzerine yazıyorum bu satırları.
Bir noktayı belirtmeliyim:
Demeçlerin, yazıların hiçbirini okumadım. Sadece başlıklarına şöyle bir göz attım. Kimilerinin burnundan soluyarak götürdükleri bu tartışma doğrusu beni hiç heyecanlandırmadı.
Neden mi?
Çünkü tarih yine politize edildi. Tarih yine politikaya alet edildi. Tarih yine düşmanlıkların tazelenmesi için bir alet olarak kullanıldı. Ve herkes yine bilinen eldivenlerini giydi, baltalarını çıkardı ve karşısındakiyle kavgaya tutuştu.
Kimin ne diyeceği baştan belliydi.
Ve de heyecan vermiyordu.
Ama bu tartışmanın bana eğlenceli gelen bir yanına dokunmadan edemeyeceğim:
Demirel - Ecevit kavgası!
Bu ikili, seksen yaşında bile birbirlerine yine yüzseksen derece ters düşebildiler. Biri, Vahdettin hain değil derken, öteki katıksız Atatürkçü kesildi.
Hoştu doğrusu...
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|
|

|