|
Başbakan bu konuda haklı
İSTATİSTİKLERE göre İstanbul'un nüfusu artıyor.
Tabii artar.
İstanbul'a her yıl 400 - 500 bin kişi göçüyor.
Bunların çoğu işsiz ve evsiz.
Bu yüzden İstanbul işporta ve gecekondu şehri oldu.
Kanunsuzluk arttı. Şehrin nerede başlayıp nerede bittiği bilinemez oldu. Altyapı yetiştirmek zorlaştı. İstanbul büyük bir köy, 21. yüzyıl köyü havasına büründü.
Buna oy peşinde koşan yerel yöneticilerin çoğu sebep oldu. Onları yargılamak lazım.
Erdoğan 1995'te "İstanbul'a 'nakil ilmühaberi' ile girilmeli" deyince "Belediye Başkanı vize öneriyor" diye birçokları ayağa kalktı, isyan etti.
Oysa Erdoğan'ın önerisi kabul görseydi bugün İstanbul büyük bir köy görünümünde olmaz, medeni bir şehir olurdu.
Erdoğan bu "İstanbul ilmühaberi" konusunu 10 yıl sonra geçen gün yeniden gündeme getirdi. Kentin güvenlik konusunda sıkıntılar çektiğini söyleyen Başbakan, şöyle devam etti:
"İstanbul'u göçler bunaltmış. Hep beraber burada direnmeli, ayağa kalkmalıyız. İstanbul'u biz ezdirmeyeceğiz, yedirtmeyeceğiz. İstanbul'u yeniden kazanacağız. Bunu yüreğimden gelen sesle söylüyorum. Seçim kaybedeceğimizi bilsem dahi şu İstanbul'a, asla kaçak bir dam diktirmeyin. Şehrin insan üzerinde hakkı vardır. Şehri katledemezsiniz."
Bu, İstanbul'a vize koymanın müjdesi mi?
Bu, iş bulmayana, konut tutmayana İstanbul yok demek mi?
* * *
MARİFET, herkesi bulunduğu yerde mutlu etmektir.
Onun da yolu daha çok yatırım ve adil bir paylaşımdan geçiyor.
Bakın, Osmaniye'nin nüfusu 450 bin.
300 işçi kapasiteli üç fabrika bu ilimizde yeni kuruldu. Ama çalışmak için sadece altı kişi başvurdu.
Osmaniye Valisi İsa Küçük dert yanıyor, "Mecburuz başka şehirlerden, dışarıdan insan getireceğiz" diyor.
Bana sorarsanız, dışarıdan da işçi gelmez.
Niye gelmez? Çünkü ücret 350 milyon lira. Yani paylaşım adil değil.
Kira, giyim, elektrik, okul, su hepsi bu 350 milyonun içinde olunca adamı, aileyi yerinde mutlu etmek mümkün mü?
Hayır.
O zaman yerlinin de yabancının da Osmaniye'de çalışması zor.
Öyleyse ver elini büyük şehir, İstanbul.
Nasıl olsa her gelene işporta var, gecekondu var.
Türkiye'nin kalkınması için köylülüğün azalması şart. Ama bu, yeni iş alanları açılmadan mümkün mü?
İşportayla kalkınma ancak bu kadar olur.
* * *
DAHA çok yatırım ve adil paylaşım dedik.
Bu paylaşım, insanca yaşayacak parayı elde edebilmek anlamına geliyor.
Yoksa, görkemli düğünler ve bu düğünlerdeki davetli bin konuğa ortaklık değil söylemek istediğimiz.
Veya porsiyonu 80 milyon liralık balık veya 2.5 ayda İstanbul'da bir dükkânda satılan 8 ton karidesten söz etmiyoruz.
İnsanca yaşama diyoruz. Bu da ayda 350 milyon lira ile olmaz.
Onun için de göç dursa dursa zecri tedbirle durabilir. Yani "vize" ile diyoruz...
Başınıza gelebilir
Eve hırsız girdi. Cep telefonum da çalındı. Aylar sonra benim telefonumla konuşanlar saptandı. İlginçtir üçü de Anadolu'da aynı şehir doğumlu. Başsavcı, "yanlış yorum" yaptı ve bu üç kişi hakkında "takipsizlik kararı" verdi. İtiraz ettiğimiz ağır ceza mahkemesi de itirazımı reddetti, yani üç sanık aklandı. İlginç olan, savcının ve hâkimin "incelemeyi evrak üzerinden yaptık" demeleri... Hırsız böyle yakalanamaz...
İŞTE BU
Çifte standart
Brezilyalı bir göçmen gencin polis tarafından vurulup öldürülmesini İngiliz gazeteleri, yorumlarında meşru buldu.
Daily Express gazetesi, "Bütün bombacıları vurun" başlığıyla, polisin eylemini savundu.
The Times, bunun son olmayacağından endişe edildiğini yazdı.
Londra Belediye Başkanı Ken Livingstone da, "Eğer canlı bomba olduğundan şüphelendiğiniz birine öldürmek amacıyla ateş etmezseniz, yaralandığı halde eylemi gerçekleştirebilir" diyerek polisi savundu.
Peki Türkiye'ye gelince çifte standart niye? Orada meşru sayılan, burada insan haklarına aykırılık oluyor, polisin, emniyet güçlerinin cinayeti sayılıyor...
Anarşiyi desteklemekten sabıkalı bir baba çatışmada oğluyla vuruldu öldü. Dünya ayağa kalktı.
Geçen gün Eskişehir'de duruşmalarında da olaylar çıktı. Keşke öldürme yerine ikisi de diri yakalansaydı.
Emniyet güçlerinin görevi normalde oydu ama olmadı. Çatışma çıktı...
İngiliz polisi masum birinin kafasına beş kurşun sıkıp öldürünce meşru oluyor da, Türk polisininki tu kaka...
BAKIRHAN
Türkiye'de değil gibi
The Economist, DEHAP hakkında Türklerin çoğunda bulunan olumsuz yargının, Kürt entelektüelleri arasında ve Avrupa Birliği başkentlerinde giderek yayılmakta olduğunu iddia ediyor.
DEHAP'ın, Öcalan muhalifi Hikmet Fidan cinayetindeki tutumunu buna örnek olarak gösteriyor. Economist, DEHAP'ın cinayeti kınamamasının, "PKK'nın maşası" imajını güçlendirdiğini yazıyor.
DEHAP Başkanı Tuncer Bakırhan PKK'dan "silahlı güçler" diye söz ediyor.
Bakırhan, bir demecinde "çatışma ortamından, her gün onlarca insanın yaşamını yitirmesinden kaygı duyduklarını, bunun sorumlusunun kendileri ve "silahlı güçler' olmadığını" iddia ediyor.
Yani her gün öldürülen askerin, subayın ölümlerinden, şehit edilmelerinden PKK'nın sorumlu olmadığını vurguluyor.
Bakırhan şöyle konuşuyor:
"AKP'nin sorunu diyalogla çözme yerine, Kürt hareketini çözme işine girdi. Meşru savunma pozisyonunda olan silahlı güçlerin, demokratik taleplerinin şiddet ve inkârla karşılaşması ile çatışmalı ortama doğru sürükleniliyor."
Bakırhan'a göre, PKK'nın adi "silahla güçler" olduğu gibi, bu örgütün meşru savunma pozisyonunda olduğu da unutuluyor.
* * *
Bakırhan bunları Türkiye'de söyleyebiliyor.
Ve İngilizlerin saygın "The Economist"i buna hayret ediyor.
Evet, Bakırhan, Abdullah Öcalan'ın yanında yer alıyor.
Ve sözleri meşru bir parti liderinin sözü olmaktan çok yasadışı bir örgütün emanetçi başının sözlerini andırıyor.
dheper@milliyet.com.tr
|
|