Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 28 Temmuz 2005 / Perşembe  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Business    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil

Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Risk" ile "bedel" arasında sıkışmak


AB'nin 17 Aralık zirvesi öncesinde Türkiye'ye müzakere tarihinin verilmesine karşı çıkan Avrupalılara sürekli olarak şunu soruyordum: "Bu tarih verilirse sizin açınızdan bazı risklerin söz konusu olacağını kabul ediyorum. Ancak, tarihin verilmemesi halinde bunun bir bedeli olacağını hiç düşündünüz mü?"
Onlar da, "Nedir bu bedel?" diye sorduklarında, "Türkiye'nin Avrupa'dan uzaklaştırılması, mevcut dünya konjonktüründe size yarar mı, zarar mı sağlayacak, bunu çok iyi değerlendirmek zorundasınız" diye yanıt veriyordum. Nitekim Avrupa sonunda bedeli ödemeyi göze alamadı ve riske girmeyi tercih etti.
Sıra şimdi benzeri bir soruyu kendimize yöneltmeye geldi. "Kıbrıs Protokolü'nün" imzalanmasının bazı riskleri olduğu malum. Bunu kimse inkâr edemez. Ancak, imzalanmamasının bedelini yeterince düşündük mü?

Bedeli kim öder?
Tabii, bazı kesimlerden anında gelecek olan yanıt malum. "Kıbrıs davası kutsaldır. Bedeli neyse ödenir." Güzel de, bu bedeli ödeyecek olanlar bunu söyleyenler değil ki. Ödeyecek olanlar Kıbrıslı Türklerdir. Zira bu "bedel" onların dünyadan tecrit edilmişlik hallerinin daha da derinleşmesidir. Oysa, tecrit edilmişlik halleri bugün, yavaş yavaş da olsa, kalkıyorsa; ABD'li milletvekilleri, Rumlara meydan okuyarak, KKTC'ye gidiyorlarsa; Azerbaycan bununla da kalmayıp doğrudan uçuşlar başlatıyorsa, bunlar bizim "ret cehpesi" sayesinde olmuyor ki.
Bunlar, Annan Planı sürecinde Türk tarafının takındığı yapıcı tutum sayesinde oluyor. O süreçte başta takınılan olumsuz tutum sonuna kadar götürülseydi, Kıbrıslı Türklere dönük mevcut küçük açılımları bile göremezdik. Hatta, Rumların AB'ye üye olmaları nedeniyle Kuzey Kıbrıs'ın izolasyonu daha da derinleşmiş olurdu. "Önemli değil, anavatan var" diyecek olanlara da yanıt ortada. 30 yıldır orada olmasına karşın anavatan bu izolasyonu kaldırabildi mi?

Alternatif nerede?
Evet, Kıbrıs Protokolü'nün bazı riskleri var. Fakat imzalanmamasının bir bedeli var. O da AB ile ilişkileri koparmak. "Bu ilişkileri koparalım, bir zararı olmaz" diyecek olanlar, bu sözlerinin ne anlama geldiğini anlıyorlar mı? Çünkü Türkiye'nin siyasetine neredeyse 50 yıldır yön vermiş olan bir olgudan söz ediyoruz.
Ret cephesinden "maksimalist" açıklamalar geliyor. Ancak alternatif konusunda bir şey duymuyoruz. Bir şeyi yıkmak kolay. Yerine yeni bir şeyi koymak ise o kadar kolay değil.
Burada şu da hiç şu unutulmamalı: Hayatın doğal bir parçası olan "risk" yönetilebilen bir olgudur. Bedel ise sadece ödenir. Ödemeyi reddettiğiniz ölçüde de artar.
Kopenhag zirvesi öncesinde Annan Planı sürecini iyi değerlendiremediğimiz için şimdi bir bedel ödüyoruz. Neden? Çünkü Rum kesimine AB üyeliğini kendi elimizle hediye ettik. Oysa bugün Kıbrıs adası, ya yeni bir ad altında ve birleşmiş olarak AB'ye üye olacaktı, ya da Rumlar, oyun bozanlıkları nedeniyle, üye olamayacaklardı.

Ya Trabzonspor!
Bir de kısaca şu "tanıma-tanımama" meselesine değinelim. "Kıbrıs Cumhuriyeti"ni tanımıyorsak, Trabzonspor niçin oraya, üstelik onların egemenlik kurallarına ve koşullarına göre yani Atina üzerinden gitti? Türkiye niçin, "Bir takımım sadece ve sadece Ledra Palas yoluyla Güney'e geçer. Yoksa hiç gitmez" diye bastırmadı?
Kısacası, Türkiye'den bir takımın bir "Kıbrıs Cumhuriyeti" takımıyla oynamış olmasına niçin kıyamet koparmadık? Yoksa bu maç hiç oynanmadı mı? Bir hayal mi gördük? Peki bu maçın 3 Ağustos'taki rövanşı için gelecek olan Rumlar hangi pasaportla Türkiye'ye girecekler? Türk polisi o pasaportlara gözlerini kapayıp mı giriş damgası vuracak? O maç da mı oynanmamış olacak?

semihi@cnnturk.com.tr








Taha AKYOL
Anayasa yargısı ve siyaset
ANAYASA Mahkemesi'nin bazı kararlarında ve ka...
Çetin ALTAN
Okullara "para nasıl kazanılır" dersi konsa...
Napoléon'un, pek meraklı olduğu savaşları da,...
Melih AŞIK
Olumlu zaviyeden!
Padişah Vahdettin için "Nereden baksan haindi...
Fikret BİLA
'Tülay Hanım'a iki yıl başarılar'
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkem...
Hasan CEMAL
Cihat fabrikası!
Amerika, Irak'ı radikal İslamın peşinde terör...
Yılmaz ÇETİNER
TV'ye çıkarken iki kitaba göz atsalar!
İşi uzatmak istemiyorum ancak, özellikle TV'd...
Güneri CIVAOĞLU
Eurabia
Yeni bir söylem: "Eurabia..."
Can DÜNDAR
AB-Türkiye: Bu nefretten aşk doğar mı?
2 çocuklu Ali Babacan'ın 2 koltuğu var.
Abbas GÜÇLÜ
Büyük kentlere takılıp kalmayın
Doğan HEPER
Başbakan bu konuda haklı
İSTATİSTİKLERE göre İstanbul'un nüfusu artıyo...
Semih İDİZ
"Risk" ile "bedel" arasında sıkışmak
AB'nin 17 Aralık zirvesi öncesinde Türkiye'ye...
Sami KOHEN
Tanıma-ma meselesi
DÜNKÜ Erdoğan-Blair görüşmesinin en önemli so...
Mehmet Y. YILMAZ
Turkuvaz türbanlı genç kız bize ne anlatmak istiyor?
Dün Milliyet'in internet sitesinde günün yeni...
Hasan PULUR
Devlet isterse ya da istemezse...
Devlet isterse...
Derya SAZAK
Öymen'in adaylığı
CHP'de pazar günü yapılacak kongrede İstanbul...
Meral TAMER
STK'lar oksijen gibidir. Hem nefes aldırır, hem yangın çıkarır
Sivil toplum kuruluşlarıyla ilgili olarak geç...
Yaman TÖRÜNER
Kredi takası lazım
Bugün ekonomik sistemimizdeki en önemli darbo...
Güngör URAS
Kamudan sonra yerli sermaye de piyasadan çekiliyor
Milliyet Ekonomi'nin dünkü manşeti "Sanayide ...
Serpil YILMAZ
Baykal'a karşı 'ilan cephesi'
Cin'e yaptığım gezi nedeniyle gazetemizde çık...
M. Ali BİRAND
AB'de, Kıbrız pazarlığı sürüyor
Başbakan Erdoğan, Çarşamba sabahı kalkıp penc...

© 2005 Milliyet