|
Öne arkaya sallanan oyuncak at...
Genç bir nüfusa sahip olmak; özel hamuru, birikimlerden oluşmuş 3 boyutlu toplumsal bir anıt yaratmayı da, acaba zorlaştırmıyor mu?
Üç boyutlu toplumsal bir anıt yaratma yerine; birbiriyle ilgisiz, bir albümden bile yoksun, 2 boyutlu değişik kuşak fotoğraflarına; bir yenisini daha ekleyerek, zamanın rüzgârları içinde savrulup gitmek...
* * *
Hayatlarında ne bir tiyatro, ne bir müze görmüş ailelerin cep telefonlu gençlerini; 395 yılında Büyük Roma İmparatorluğu'nu, 2 oğlu arasında Doğu Roma - Batı Roma diye ikiye bölmüş olan İmparator I. Teodosius'un, Sultanahmet Meydanı'na Mısır'dan getirtip diktirdiği dikilitaşın, daha o tarihte 1500 yaşında olması ne kadar ilgilendirir ki; ne kadar ilgilendirir ki, yine Sultanahmet Meydanı'ndaki Ayasofya'nın, son kez İmparator Jüstinianos tarafından 536 yılında yaptırılmış olması ve yine Sultanahmet Meydanı'ndaki, Sultanahmet Camii'nin 1617 tarihli ve yine aynı meydandaki 3. Ahmet Çeşmesi'nin de, ondan yüz yıl sonra olması...
Yeryüzünde hiçbir kentin, böylesine bin yılı aşkın ve yüzyıllar içinde gitgide çoğalmış anıtlarla donanımlı bir meydanı yok...
Böylesine bir birikimin tadına varmak, yahut varmamak...
* * *
Göztepe'yle Erenköy'ün omuz omuza geldiği tren yolunun hemen yakınındaki Prof. Dr. Zeki Zeren Sokağı'nda; nasıl olmuşsa olmuş, eski günlerden kalma 4 katlı ahşap bir köşk...
Bahçe kapısında ileri doğru asılmış küçük bir tabela üstünde, öne arkaya sallanan oyuncak bir at resmi... Ve bir yazı "Oyuncak Müzesi"...
* * *
"Oyuncak Müzesi"... Yazılarında da, kitaplarında da, insanlığın birikimlerine doğru hafifçe eğilip, içine merakla bakan Sunay Akın'ın; bir silindir şapkadan bir tavşan çıkartırcasına, şaşırtıcı bir uğraşla 11 yılda düzenlediği bir müze...
* * *
Vaktiyle Edirne'de içim giderdi, öne arkaya sallanan oyuncak bir atım olması için...
Kurulunca, dans ederek yürümeye başlayan çarlistonum; kutusunun kapağı açılınca, süslü bir ev tablosunun göründüğü ve değişik kompozisyonlarla, çeşit çeşit evlerin yapılabildiği tahta oyuncaklarım; birbirine eklenerek çember haline getirilen raylarda, kurularak yürüyen trenlerim ve sulama gagasının ucu süzgeçli başlığıyla, küçük bahçe kovalarım oldu; ama ne öne arkaya sallanan atım oldu, ne de 3 tekerlekli pedallı bisikletim...
* * *
Nebil Özgentürk, ağabeyi Ahmet Özgentürk ve süzülmüş bir kibarlığın kalemi Sunay Akın, bize uğradıklarında; neredeyse komşumuz sayılacak yakınlıktaki "Oyuncak Müzesi"ne davet ettiler bizi.
* * *
"Oyuncak Müzesi"nde eski oyuncaklarımı da görünce...
Kıyı mahallelerdeki küçük kızların, elleriyle yaptıkları bez bebekleri de görünce...
Eski oyuncak ustalarının atölyeleri de, vitrinlenmişti müzede; su dolu bir leğende, içindeki minik mumu yakınca, arkasından su kabarcıkları çıkararak yüzmeye başlayan oyuncak bir gemiyle, çeşit çeşit dönemlerin kurgulu oyuncak otomobilleri de...
* * *
Oyuncaksız yaşamlar; susuz musluklarla, büyüteçleri olmayan dürbünlere ve zembereği kırık saatlere benzer; bilemediğin zamanlar, yaklaştırılamamış manzaralarla, kuru mu kuru geçip gider...
* * *
"Oyuncak Müzesi"nde daha neler yoktu ki... Kovboylarla Kızılderili savaşlarının sergilendiği bölümler; Hitler'in boy gösterdiği tantanalı resmi bir tören... Yeniçerilerin kuşattığı bir kale... İlk oyuncak uzay mekiği ve tüm uçak çeşitleri... Oyuncak tabancalar...
* * *
Müzenin bir de kafeteryası, küçük bir sinema salonu ve girerken şaşkınlıklara yuvarlanacağın tuvaletleri vardı; çünkü bir denizaltının içinden geçerek giriyordun tuvaletlere...
Yoo, doğrusu bu kadarı da hayal ötesiydi...
Ve gitarist Nev'in -Nevzat Doğansoy'un- gitar solosu yankılanıyordu hafiften, eski köşkün oyuncak müzesine dönüştürülmüş katlarında...
* * *
Güneşin altında asfaltlar ve beton dev yapılar, sıcak bir tost makinesinin dehşetiyle eziyor gibiydi insanları...
Ve konuşmalar hep aynı dantelanın sarmalındaydı:
- Tatile çıkmadınız mı?
- ...
- Tatile mi gidiyorsunuz?
- ...
- Tatil ne zaman?
- ...
- Tatile hazırlanıyoruz...
* * *
Bendeniz için de tatil; bir süre, bir eski zaman köşkünde, çocukluğumun oyuncaklar dünyasına dönmek oldu...
O zamanlar lastik harflerden, kelimelerin tek tek elle, özel oluklu küçük kalıplara dizildiği ve kâğıtlara mühür gibi alt alta basıldığı, bir de matbaa kutum vardı; "Gül" diye bir dergi yapmaya çalışırdım lastikli harfli matbaamla...
Bugün de vazgeçmiş sayılmam eski oyuncağımdan...
Müzede de, gözüme ilişti ona benzer bir oyuncak...
* * *
Genç meslektaşlar, keşke arada sırada siyasetçilere de sorsalar:
- Çocukken oynadığınız oyuncaklar nelerdi, diye.
Ola ki verecekleri yanıtlar, gülümsetici olabilir...
* * *
Gönül isterdi genç kuşakların da, eski kuşaklardan kalma birikimler denizinden geçtikten sonra, yeni denizlere doğru kulaç atmalarını...
Ne yapmalı ki onlar, üç boyutlu birikimler anıtına, taptaze bir yenilikle eklenmeden; cup diye düşüverdiler "gel bana takıl, hayatını yaşa" denizlerine...
* * *
Sunay Akın'dan bir şiirle bitirelim yazıyı:
Noktalı Virgül
Virgül
hiç susmayan
bir davulun tokmağı
çağırır kelimeleri
kâğıtlardaki düğüne
c.altan@prizma.net.tr
|
|