Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 16 Ağustos 2005 / Salı  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Business    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Çocuk son anda huysuzluk edince Halil beyin bakıcılık kariyeri çabuk bitti

Gelenektir diye Batu'nun kulağına ezan okutma merasimi yaptırdık. Bir saattir ağlayan çocuk Halil beyin kucağında susunca aradığım bakıcıyı buldum zannettim ama onun da gücü bir yere kadarmış

igursoy@milliyet.com.tr

Batu'nun evdeki ilk akşamı. Annesinin karnından çıkalı daha 60 saat olmuş, zaten neye uğradığını şaşırmış vaziyette. Bizim halimiz daha acıklı. Artık bu minnacık şey tamamen bizim sorumluluğumuzda; hemşireler hastanede kaldı... Ve Batu ağlıyor. Tüm gücüyle ağlıyor, içine alabildiği havanın her milimetreküpünü dışarı püskürterek ağlıyor. Sebebini bilmiyoruz. Biz iki şaşkın ördek, anneanne ve babaanne, yardımcı şaşkın ördekler...
Bu arada, evin salonunda ayrı bir cümbüş var. Akrabalardan oluşan yaklaşık 15 kişilik bir grup ve yanlarında Halil bey. Bey dediysem, o gece bizim kanepede oturmasının ayrı bir anlamı var: Batu'nun kulağına ezan okuyacak, adını üfleyecek. Kendisi mütedeyyin ve mütehassıs!
İlk kez ortaokulda öğrenmiştim bu meseleyi. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenimiz "Mami" ya da "Oluyü" (gerçek adı neydi hakikaten?) yeni doğan bebeklerin kulağına ezan okunduğunu söylemişti. Hatta birisi ölünce cenaze namazı kılındığını da hatırlatarak "İnsan ömrü ezan ile namaz arasındaki süre kadar kısadır argadaşlar" diye derin biçimde anlamlandırmıştı mevzuyu.

Oğlan ortalığı yıktı, ben misafir bekliyor diye mi düşüneyim?
Bir daha da böyle bir meseleyi ailemden ya da çevremden duymadım, unutmuş gitmişim. Ama Begüm'ün ailesi isteyince itiraz etmedim, gelenektir nihayetinde. O anda itiraz edeceğim tek şey "Bebekler ağlar" geleneği idi.
Bu arada, üzerimizde ayrı bir baskı var. Arada yanımıza gelip "Haydi ama, Halil bey bekliyor" diye uyarıyorlar. Canlı yayına mı çıkacağız? Pardon ama, oğlumu sakinleştirmem gerek. Ben de geriliyorum, Begüm zaten Batu'dan daha yüksek sesle ağlamak için fırsat kolluyor.
Yaklaşık bir saatlik bu ağır krizden sonra bakıyoruz ki çocuğun karnı tok, altı temiz, ateşi yok vs. Gazı olabilir, onu henüz halledemiyoruz. Seremoni bitsin, çaresine bakarız diyerek çocuğu salona götürüyoruz, viyaklar bir vaziyette Halil beyin eline teslim ediyoruz.
Üç saniye sonra Batu susuyor.
Böyle bir durumda insan ne yapacağını şaşırıyor. Çocuk ağlamayı kesti diye sevinelim mi, anne-baba olup da bir ağlamayı durdurmayı beceremediği için kendimize mi kızalım, yoksa ezan okumaya gelen Halil beye Batu'nun bakıcılığını mı teklif edelim, bilemedim.
Halil bey dönüyor, çocuğun adını soruyor. Herkesten önce atlıyorum: "Batu." Aile üyelerinden ayarı da anında alıyorum: "Tam adını söyle, tam..." Ben oğlumun nüfus kağıdına Batu Alp yazdırırken amacım iki isimle anılmasını sağlamak değildi. Yarın öbür gün adını beğenmezse diye alternatif sunmaktı. Bir diğer planım da, Alp ismini görünce çocuğu Sabetaycı sanmalarıydı. Duydum ki onların önü alabildiğine açılıyormuş. Bir babanın görevi bu değil midir zaten?
Oğlanın tam adı söyleniyor, herkes rahatlıyor. Halil bey başlıyor okumaya. Az önceki cayırtıdan sonra salondaki derin sessizlik tuhaf geliyor. Yaklaşık iki dakika sonra sessizliği yine Halil bey, aynı soruyla bozuyor: "Çocuğun adı neydi?" Bir süre sonra Batu, artık kulağı gıdıklandığından herhalde, yeniden huysuzluğa başlıyor. Böylece Halil bey için kafamda kurduğum bakıcılık hayalleri de suya düşüyor. Bir yandan, o da beceremediği için içten içe seviniyorum. n


"Adı Altıntop. Ne var bunda?"
Begüm'ün gördüğü rüya: Çocuğun adını "Altıntop" koymuşuz. Evet, "Altıntop Gürsoy" olmuş çocuk. Bunu duyunca tuhaf bakanlara da "Ne var yani?" diye çıkışıyoruz. O gün televizyonda Schalke 04-Kaiserslautern maçı vardı, yani futbolcu Hamit-Halil Altıntop kardeşlerin takımları birbiriyle oynuyordu. Akşama da Tuğba Altıntop'un rol aldığı dizi mi film mi ne, bir şey vardı. 10 saniye onu seyretmiştik.
Bir gün için fazla doz mu aldı acaba? Belki de canı greyfurt çekti. Ona da altıntop
derlermiş ya...
Batu'nun kulağına üfleyen Halil bey bize de el atsa işe yarar mı ki?


Stresten "saçım kırıldı"
Bütün bu hengamenin arasında berberde bana dediler ki, "Abi sende saçkıran çıkmış". Adını duymuştum ama nasıl bir hastalık olduğunu bile bilmiyordum. Meğer stresten olurmuş. "Bünye henüz bilmediğimiz bir mekanizmayla, vücudun bir yerine saldırıyor ve oradaki hücreleri öldürüyor" diye açıkladı doktor. Kafamdaki bir santim çapındaki açıklığa merhem sürüyorum şimdi. Duyan birkaç kişi (ki buna biricik karım da dahil), "Allah Allah, neden bu kadar gerildin acaba?" diye sordu. Ben de onlara şöyle cevap verdim:
"Hiç vallahi. Duyan da çocuğum olduğunu falan zannedecek."



CUMARTESİ
"Bu konserde ziller değil kalçalar konuşacak"
"Bu resimler için yarış otomobili bile kullandım"
"İsabetli bir rol oldu, futbol içimde ukdeydi"
Sporcu siluetleri kola kutusunda buluştu
Atlantic Records'da pişti Mor ve Ötesi'ne düştü
En moda En yeni
MİNİKLERİN DÜNYASI





Cengiz Eren
İlke Gürsoy
DONATELLA PİATTİ
Sarıkız'ın Anıları
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç URAL

© 2005 Milliyet