Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 21 Ağustos 2005 / Pazar  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Business    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Beceriksiz iki Türk erkeği

Sarıkız'ın Anıları

Yazara e-mail

Bu hafta size iki Yeşilçam hikayesi anlatacağım sevgili okurlar. Biri şu "Gılgamış" filminin kamera arkasında olup bitenlerin bir benzeri, diğeri malum kendimden bir örnek.
Hikayemize geçmeden önce biraz "Gılgamış"ın başına gelenleri hatırlayalım. Biliyorsunuz geçen yıl ülkemize hayli ünlü (!) yabancı bir prodüktör geldi. Söz konusu tarihi filmi "Hollywood yapımı olarak çekeceğim" dedi. Bunun üzerine bizim yerli kulislerde filmin yapımcılığını üstlenmek için meydan savaşları başladı. İnsanlar tam birbirinin gözünü oyarken, Özen Film sahibi Mehmet Soyarslan ve Umut Sanat Ürünleri'nin sahibi Nida Karabol, diğer arkadaşları bir süngü darbesi ile bertaraf edip "Gılgamış" işini aldı. Buraya kadar iyiydi de sonrası tam bir fiyasko. Bu arada, yabancı yapımcı Beni Atoori, yedirildi içirildi, atari salonlarında gezdirildi dermişim, hayır öyle ucuz salonlarda değil en lüks yerlerde ağırlandı. Adamın cebine de 750'şer bin dolar para kondu. Ayrıca kast yapılırken "Sen oynayacaksın, ben oynayacağım" kavgaları çıktı. Kenan İmirzalıoğlu, Zuhal Olcay, Hande Ataizi bu uğurda telef olan ünlülerimizden bazıları. Sonra ne mi oldu? Adam ortadan yok oldu. Hakkında dava açılacak ama ah bir bulunsa!

Yeşilçam'dan bir gül Hasan geçti
Konu sizi açmadı mı? Biraz sabır. Bilirsiniz, aslında Sarıkız'ınız böyle, "kelime ve yer ziyanlığı" sıradan bir olayı durup dururken köşesine almaz, mutlaka bir nedeni ve anlatacağı bir başka örneği vardı. Haydi o zaman buyurun gidelim 1979 yılına, İstanbul Taksim'e, bir otelin roof'una...
Hiç unutmam; siyah bir tulum giymişim o gece, Kadıköy Cevza'dan almışım. Çok şık ve güzelim ve bu yüzden Arda ile buluşmaya hak kazanmışım. Abartmıyorum, adam o yıllar piyasanın tüm güzel kadınlarını çevresinde toplamış bir yönetmen adayı. Benim şıklık telaşım ise yatağından geçerek oyuncu olmak filan değil, sadece adamla evlenmek suretiyle bir çocuk doğurmak, o kadar.
Neyse konuyu dağıtmayalım, biz roof'ta diz dize otururken kısa boylu esmer genç bir adam yaklaştı yanımıza. Tanıştırıldık. Adı Hasan Gül. Konya'nın Kulu kazasında doğmuş ama beş yaşından beri İsveç'te yaşıyor ve bir "ko-prodakşın" için ülkemizde bulunmaktalar. Bu Konyalı arkadaş daha önce de Müjdat Gezen'in bir filminde de oynamış aslında. Ama rol küçük geldiği için beğenmemiş. Şimdi ekip kuracak ve bir başyapıta imza atacakmış. Bu kez prodüktör olarak. Ve ona demişler ki, "Git orada sana herkes tüm imkanlarını seferber eder, ye iç, işini de görürsün". Bu arada film, tüm Avrupa kentlerini kapsayan bir gezi sırasında çekilecek ve doğal olarak Cannes'a yarışmaya gönderilecek! Meğer bizimkilerin o geceki telaşı bundanmış. Peki o sıralar en iyi yönetmen kim? Safsınız çocuklar, tabii ki benim Arda! Yardımcısı da Nisan Yönder olacak. Kameramanlık için ise Kaya Ererez'e teklif götürülüyor. Oyuncu kadrosuna gelince; Ahmet Mekin, Hüseyin Kutman, Fikret Hakan, Nuran Aksoy ve pek tabii benimkinin eski aşk portföyünden dönemin ünlü mankenleri. Yalnız bir tek şartı var bu yapımcının, "filmin başrolünü" kendisi oynayacak. Bunun için para harcamaya hazır.
Netekim Hasan Gül elinde avucunda ne kadar varsa Yeşilçam sokaklarına saçmıştı. Otel odaları kiralanmış, yemekler yenilmiş, kadınlar kızlar, alemler, Hilton'larda sabahlamalar... Bu kadroya yakıştıramadığım tek bir isim vardı, o da Selim İleri. Filmin senaryosunu yazmıştı. Sonuçta gül Hasan, "Gılgamış"ın prodüktörü gibi uyanık biri olamadığından bu uğurda donuna kadar tüm parasını harcadı. Belki tek avantajı, hayalini bile göremeyeceği bazı ünlü sanatçılarımızla kaçamaklar yaşaması olabilir. Netice de o da bir şeydir. (Bu arada Sayın Atoori'nin benzeri kaçamakları olmuş mudur, bunu bilemiyoruz. Bizi de fazla ilgilendirmiyor zaten.)
Neticede demem o ki, Yeşilçam'dan böyle bir gül Hasan geçti. Atoori misali aynı şekilde tantana ile karşılandı, rüya gibi nimetler sunuldu önüne ve o da gün geldi ortadan yok oldu. Arkasında hevesleri kursaklarında kalmış bir yığın arkadaş bırakarak.

Kendini nikah masasında buldu
Hımmm! Başlıktaki ikinci sarsak erkeği unuttuğumu sanıyorsanız yanılırsınız. Bu mümkün değil, başımda dikiliyor çünkü. "Her şeyi anlatma ulan, bak ben de yazarım görürsün" diyor. Azıcık "Hodrimeydanlaşıyoruz" ve korkusuzca devam ediyorum.
Olay şu: Benim bu eski koca Arda kendini o dönemlerin meşhur hovardası Gunther Sach Von Opel sanıyormuş. Opel'in taktiği; istediğin kadını "ayarla", işi bitince defet! Mesela Brigitte Bardot'nun setine helikopterinle gel, sonra hevesini alınca öteki kıza, atıyorum Rossana Podesta'ya geç. Arda da özenmiş adama. Artık neyini benzettiyse bilemem -benim yakışıklılığını diyesim geliyor- Seyyal Taner'den sonra benim peşime düşmüştü. Ama beceriksiz yapımcı Hasan Gül misali, hovardalık işini eline yüzüne bulaştırdı... Kendini nikah masasında buldu, salak!




CUMARTESİ
"Kutlamayı zirveden indiğimizde yaptık"
"Bu konser müzikal gibi"
"Bienalin kazandırdıkları Formula 1'den fazladır"
Dünyanın en iyi 10 su parkından biri
İki günde 100 saat müzik
En moda En yeni
MİNİKLERİN DÜNYASI





Cengiz Eren
İlke Gürsoy
DONATELLA PİATTİ
Sarıkız'ın Anıları
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç URAL

© 2005 Milliyet