|
Kürt sorunu (1)
Üç haftalık bir tatil... Bir haftası mavi yolculukta, gerçek bir tatil olarak yaşandı. Son iki haftası çalışmayla, daha doğrusu yeni bir kitabın doğum sancılarıyla geçti.
Tatil sonrası ilk yazı genellikle zorlar. Hem olan biteni toparlamak, hem günlük yazı disiplinine girmek bazen bunaltıcı bile olabilir.
Tabii fazla abartmamak lazım.
Çünkü bizim memlekette siyaset biraz da Brezilya dizileri gibidir. Yani ne kadar uzak kalsan da, ipin ucu kolay yakalanır. Bir yerinde karşısına oturur, yeniden seyre dalar gidersin.
Ben de şimdi öyle yapıyorum.
Başbakan Erdoğan'ın Kürt sorunu çerçevesinde gerçekleştirdiği aydınlar buluşması ve Diyarbakır gezisi ile başlıyorum tatil sonrasına. Önemsediğim için iki haftalık bir gecikmeyle de olsa, bu konuyu ele almanın bir sorumluluk olduğu kanısındayım.
Ne dedi Başbakan?
Kürt sorunu dedi.
Yani sorunun adını açıkça koydu.
Böylece, lafı hiç eğip bükmeden, eveleyip gevelemeden Kürt sorunu diyen ilk Başbakan sıfatını kazandı. Bugüne kadar "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" ya da örneğin Ecevit gibi ısrarla "Kürt sorunu yoktur, Güneydoğu sorunu vardır" diyen devlet adamlarımızdan kendini ayırdı.
İkinci olarak:
"Kürt sorunu daha çok demokrasiyle, daha çok vatandaşlık hukukuyla, daha çok refahla çözülür" dedi.
Üçüncü olarak:
"Devlet de geçmişte hatalar yaptı" dedi. "Geçmiş hataları yok saymak, büyük devletlere yakışmaz; büyük devlet günahlarını masaya yatırarak geleceğe yürür; geçmiş davalarla geleceği ipoteğe almamak lazım" dedi.
Bu da bir ilkti.
Hem de çok önemli bir ilk...
Bu konuda bugüne kadar devleti alinin neredeyse sütten çıkmış kaşık gibi tertemiz olduğu herkesin gözlerinin içine baka baka söylendi. Kürtler, Kürt sorunu açısından devletin hatasız olduğu teması, "terörle mücadelenin bir gereği" olarak yıllarca tekrarlandı.
İnandırıcı değildi ama söylendi.
Bu yüzden bir Başbakan'ın, Tayyip Erdoğan'ın Diyarbakır'da Türkiye Cumhuriyeti'nin Kürt vatandaşlarının karşısına geçerek, devletin geçmişteki hatalarından söz etmesi, altı kalın biçimde çizilmesi gereken bir başka noktadır.
Dördüncü olarak:
Erdoğan, terörle Kürt sorunu arasında bilinçli bir çizgi çekti ve yine bugüne kadarki başbakanlardan -bir ölçüde Turgut Özal hariç- ayrılmış oldu.
Bu çerçevede, terör ve şiddeti hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde lanetlerken, aynı zamanda Kürt sorunu açısından 'demokratikleşme sürecinden kopulmayacağı'nı vurguladı.
Bu konuda da çok net konuştu.
Devletin resmi politikası yıllar yılı önce terör, sonra demokratikleşme diye tarif edilmiştir. Devrin başbakanlarına ne zaman demokrasi, hukuk ve insan hakları desek, "Yapamayız, eş zamanlı olarak şimdi,teröriste taviz olarak anlaşılır" diye karşı çıkmışlardı.
Terörle hem mücadele edilebileceği, hem de demokratik hukuk devleti yolunda adımlar atılabileceği gerçeği -bazen Ankara'dan farklı sinyaller verilmiş olsa da- işin özünde hiçbir zaman kabul görmemişti.
Bir başka deyişle:
Devlet, ezberinden hiçbir zaman kuşku duymamış, arada bir balon gibi patlattığı ve daha çok dış dünyayı oyalamaya dönük gri yalanlar ile (daha sonraki yazılarımda bu konuya tekrar geleceğim) durumu yıllarca idare etmişti.
Daha doğrusu edememişti.
Erdoğan, şimdi bunu da tersine çevireceğini açıkladı, terörle mücadele ederken Kürt sorununda çözümün gerektirdiği demokrasi adımları konusunda yola devam edileceğini söyledi.
Başbakan Erdoğan, bir noktayı daha vurguladı. Bütün bunların Türkiye Cumhuriyeti devletinin üniterliği, yani tek devlet, tek millet, tek bayrak çerçevesinde yapılacağını söyledi.
Bunların tümü çok önemli.
Türkiye'de demokrasi, barış ve refah olacaksa, Başbakan Erdoğan'ın bu söylediklerinin arkasına siyasal irade ve kararlılığını koyması şart.
Koyabilecek mi?
Kıbrıs'ta ezberleri bozduğu gibi, Kürt sorununda da bozabilecek mi?..
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|