|
Kuyumcular ve manavlar...
Kuyumcuların ışıklı vitrinlerindeki; kalın ve kocaman kapağı açık, özel muhafaza kutuları içinde, siyah kadife yastığına yerleştirilmiş pırlanta yüzükler; şöyle serpilmişçesine sağa sola dağıtılmış mat beyazlıkta inci kolyeler; incecik altın bir zincir ucunda kırmızımsı iri bir yakut, yahut yemyeşil bir zümrüt taş; üstünde minik minik elmasların sıralandığı altın bilezikler; çeşit çeşit küpeler, broşlar, gerdanlıklar...
Kuyumcu vitrinleri, özellikle kadın zevklerine sunulmuş bir estetik sergisi...
***
Türkiye'de kaç kuyumcu dükkânı vardır, kimsecikler bilmez.
Ortalama bir kuyumcunun, satışa sunduğu takıların toplam değeri ne kadardır, kimsecikler bilmez.
Kuyumcular ortalama olarak yılda ne kazanırlar, kimsecikler bilmez.
Kuyumcular, nasıl yetişir, nasıl kuyumcu olurlar; mesleki yaşamlarında başlarından neler geçer, kimsecikler bilmez.
Milyonlarca resmi nutuk, demeç, açıklamada; memurlardan, işçilerden, köylülerden, doktorlardan, eczacılardan, şoförlerden, bankacılardan, balıkçılardan, otelcilerden o kadar söz edildiği halde; kuyumcularla ilgili bir tek sözcük yoktur.
***
Genç bir kızı evlenmek için, bir teğmen, bir kaymakam, bir öğretmen, bir piyango bayi, bir gazeteci, bir terzi, bir elektrik teknisyeni, bir inşaat mühendisi, bir kuyumcu istese...
Acaba ailenin gönlü hangisine yatkın durur; örneğin öğretmene mi, kuyumcuya mı; hiç araştırılmamıştır.
***
Üniversitelerde de kuyumcularla ilgili bir doktora tezi yapılmış mıdır, yapılmamış mıdır, bilmiyorum.
TV kanallarında, kuyumcularla ilgili araştırma ve röportajlara, neden hiç yer verilmez, onu da bilmiyorum.
Kuyumculuk gibi, saatçilik gibi, ince bir titizlik isteyen meslekler, nedense hep gündem dışıdır bizde.
***
Gelelim manavlara...
Nasıl da albenilidir o manav dükkânlarının önlerindeki çeşit çeşit meyve yığınlarının sergilendiği tezgâhlar...
Bir tarafta, ortasından kesilmiş kıpkırmızı birkaç karpuzun tepesinde durduğu, koyu yeşil karpuz dağları...
Az yanında, boy boy sarımtırak kavunlar...
Karpuz dağlarıyla, daha nazenin görünen kavunların karşısında; cinsellikle de ilişkilendirilmiş, derince orta çizgisinin her iki yanındaki dikey kalınca dudaklarıyla kırmızımtırak hafif tüylü şeftaliler...
Şeftalilerin yanında, sarımsı mahcubiyetleriyle hiç de küçümsenmek istenmeyen kayısılar, zerdaliler...
İncecik saplı, delikanlı yeşil armut yığınları...
Ve cıvıl cıvıl ikizli üçüzlü kırmızı kiraz kümeleri...
Tüm meyvelere posta koyarcasına cilalı nektarinler...
Yine tepelerde kavisli sarımsı muz hevenkleri...
Ya yaygın kalçalarıyla yeşil incir yığınları; ya haremağası görüntülü morumsu kavak incirleri; ya o "ye beni, ye beni" bakışlarıyla donanmış, beyazlığa yatkın minik saplı dut tablaları...
***
Tıpkı kuyumcular gibi, Türkiye'de ne kadar manav olduğu da bilinmez.
Her meyve aynı orandı mı satılır, o da bilinmez.
Meyvelerle sebzeler arasındaki satış farkı da ne kadardır, o da bilinmez.
Manavlar, ortalama ne kazanırlar; riskleri nelerdir, o da bilinmez.
Manavlarla da, değişik türden söyleşiler yapılmaz TV kanallarında...
***
Kamuoyunda, özellikle de genç kuşaklarda "ekonomik bilincin" çok flu olduğu bir garip ülkedir Türkiye.
O yüzden de, iyice açıktırlar her türlü hamasi ve politik abartmaya...
***
Kuyumcularla manavların kazançları karşılaştırılsa; "kalite"den sağlanan kazançlarla, "sürüm"den sağlanan kazançların somut tablosu çıkardı karşımıza...
Bir kuyumcunun bir ayda sattığı 3 soliter pırlantadan sağladığı kârı; acaba bir manav, kaç yüz karpuz, kaç yüz kilo şeftali, kaç yüz kilo armut, enginar, patlıcan, domatesle sağlayabilir ancak?
Bendenize sorarsanız, yapılması gereken önemli bir karşılaştırmadır bu...
***
Türkiye'de meslek sahiplerinin sayısı çok az. Kaldı ki, mesleklerin piyasaları da çok gelişmiş değil.
Tüm toplumsal köpüklenmenin vitrini, politikada odaklanmış gibi...
Ayrıca genç kuşaklar da, zengin olmak istiyorlar bir an önce...
Ama nasıl?
Yolu yordamı hiç belli değil, nasıl bol para kazanılacağının. Söylentilerin, uydurmaların, övünmelerin bini bir paraya...
Büyüteçle bakıldığında, kaotik bir durum yaratıyor bu da, toplumda.
***
Kaliteden kazanma, yahut sürümden kazanma...
Beyoğlu'ndaki café'ler, genç müşterilerinin bolluğu sayesinde, genellikle sürümden kazanıyorlar.
Flüt denilen uzunca kadehlerde, bir kadeh açık şampanya ile, küçük yuvarlak 2 havyarlı sandviç servisi yapılsa; örneğin 20 YTL'ye...
Acaba 5-6 masalık bir café'nin kazancı ne kadar olurdu?
Bir an önce zengin olmak isteyen gençlerin kafaları, hiç mi hiç takılmıyor bu tür konulara...
Oysa 21. yüzyılın tılsımı, politikadan çok, bu tür konularda...
***
9 milyonluk İsveç'in 95 milyar dolar olan ihracatı "kalite" üstünedir; Güney Kore'ninki de "sürüm" üstüne...
Ve Türkiye'nin de ihracatında "kalite" ne zaman ağır basabilir?
Ola ki bir gün, bu tür konular da girer gündeme...
***
Her türlü tatavanın dışındaki kuyumcu dostlar da yaşasın, manav dostlar da...
c.altan@prizma.net.tr
|
|