|
 |
|
|
Yarınlarını bilmeyen hayatlardan çizgiler
Nurettin Tekindor "Hayat Yarınını Bilmez" adlı kitabında köklü ve geniş ailesinin öyküsünü anlatıyor. Anlattıkları yer yer gerçek yer yer de kurmaca
Nurettin Tekindor'u tanıyalı yaklaşık 35 yıl oldu sanırım. Sevgili İsmail Sivri'den boşalan yeri almış, Milliyet'in İzmir bürosunun başına geçmişti. Ben de Milliyet Yayınları'nı yönetiyordum o sıralarda. İzmir'e her gidişimde mutlaka uğrar, bir merhaba derdim. Sıcak, açık, içten, yalan-dolansız bir insandı.
Yayınevinden ayrılışımdan sonra hiç karşılaşmadık ama bendeki güzel yerini hep korudu.
Şimdi yazar olarak çıktı karşıma. "Hayat Yarınını Bilmez" (Troya Yayıncılık), şu günlerde kitapçılara dağıtılmak üzere. Tekindor hemen okuyabileyim diye, bir kopyasını dağıtımdan önce gönderme inceliğinde bulunmuş.
Kitabın alt başlığı "Anılarımdaki öyküler". Giriş yazısında açıklaması yapılıyor bunun:
"Yazdıklarımın büyük bir bölümünü anılar oluşturuyor. Ama, bu anılar, ne benim ne de herhangi birinin yaşamına bütünüyle dayalı. Bu yüzden 'Hayat Yarınını Bilmez'i bir yazın türü olarak nasıl tanımlamam gerektiğini çıkaramadım. Tam olarak anı değil... Roman mı? Belki de! Ama, bana kalırsa anılardan öyküler diye adlandırmak en uygunu."
Tekindor, Bolu dolaylarında Şeyh Fazlullah Paşa'ya uzanan köklü ve geniş bir aileden geliyor. "Hayat Yarınını Bilmez", büyük dedesi Şeyh Abdullah Efendi'nin ölümünden başlayarak ailenin öyküsünü anlatıyor. Yer yer gerçek, yer yer kurmaca.
"Dedelerimizi, ninelerimizi, öteki aile bireylerini, içinde yaşadıkları çevreyi, o yılları yazayım istedim" diyor Tekindor. "İçimden geldiği, aklıma estiği gibi; bölük pörçük, yarım yamalak. Hatta kimi yerlerini 'olsa olsa böyle olmuştur' deyip, ona göre kurgulayarak; öylesi daha uygun düştüğü için, birinin öyküsünü bir başkasına yakıştırarak..."
Öykülerin zenginliği dikkat çekici
Tekindor'un kitabında ilk dikkatimi çeken, öykülerin zenginliği oldu. Bunu daha iyi anlatabilmek için, uzunca bir alıntı yapmama izin verin:
"Köy halkı, beş yılı aşkın bir süre, her gün kuşluk vakti hiç kimseyle tek kelime olsun konuşmadan Büyüksu Köprüsü'ne gittiği ve derdini ağaçlara, balıklara, sulara, taşlara, otlara döktüğü için Emine'nin aklını yitirdiği kanısına vardı. Ailenin erkekleri, yanlarına köy imamını da alarak bir sabah onu, Battal Salih'in manda arabasına yükledikleri yatak yorgan gibi birkaç parça eşyayla, Ümmükemal Tekkesi'ne götürdü. O günlerde, hatta yakın yıllara kadar delirenler bir bardak su (bardak, çam ağacından oyularak yapılan orta boy su kabı), bir somun ekmek ve biraz katıkla Köroğlu Dağları'na uzanan sık çam ormanlarıyla kaplı derin vadilerden birindeki bu viran Tekke'ye bağlanır ve hastaların burada, Ümmükemal Hazretleri'nin vereceği şifayla iyileşeceğine inanılırdı.
İmam ve beraberindekiler, dualarını okuyup, Emine'ye tekkenin haremliğine bağladılar; döşeğini serdiler, yiyeceklerini bıraktılar; avuçlarını açarak Tanrı'ya yakardılar. Ümmükemal Hazretleri'ne yüksek sesle dileklerini sundular. Cemaat sessizce oradan uzaklaşırken, Emine, yine kimseyle konuşmamış, yalnızca gözlerini, yan yana duran ve içlerinde umut da bulunuyor olsa, kendisine daha çok kaygıyla bakan oğullarına dikmişti. Kara yazgılı genç kadının ruhuna, iç içe geçen çaresizlik halkalarının oluşturduğu bir teslimiyet prangası vurulmuş gibiydi.
İbrahim, Kamil ve Seydali, analarını, yanlarına yeniden bir bardak su, bir somun ekmek ve biraz katık alarak gittikleri ilk ziyaretlerinde iyileşmeye yüz tutmuş olarak değil, göğsü bağrı tırnak yaraları içinde ve ılık kahverengi güzel gözleri sonuna kadar açık, ölü buldular. İlk götürdüklerinde bıraktıkları sudan içilmemiş, ekmek ve katıklar börtü böceğe karışmıştı."
Bütün düzyazı türlerinin ipuçları var
250 sayfalık kitapta tek sayfadan az yer kaplıyor bu olay. Bir başka yazar, bundan koca bir roman, roman olmasa bile uzun bir öykü çıkarabilirdi.
Benzer örnekler çok. Beni en etkileyenlerden biri de Hafız'ın ölümü oldu. Cephede öldüğünde ağzında bulunan yaprak yüzünden, zehirli ot yiyerek intihar ettiğine inanılmış. "Kahramanca çarpışarak" ölmediği, intihar ettiği için de ailesine şehit maaşı bağlanamamış. ("Herkes dayandı da, bir o mu dayanamadı açlığa? Zaten sinamekinin biriydi.")
Oysa kar altında, işe yaramaz bir topun başında savaşmaya çalışan dört askerden biriydi Hafız. Arkadaşlarının ölümünden sonra donma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. "Parça parça yarılmış dudakları sızlıyordu. Ağacın dibini eşeleyerek bulduğu genişçe etli bir yaprağı, birbirine yapışıp kalmasın diye, yatmadan önce dudaklarının arasına koydu."
Yine bir başka yazarın elinde uzadıkça uzayacak bir öykü daha.
Tekindor ise sözü hiç uzatmıyor. Olayları, kişileri sömürmeden, anlatacağını yalın bir biçimde anlatıyor. Daha etkili, daha vurucu oluyor böylece.
"Hayat Yarınını Bilmez"i severek okudum. Hem anlatılan dönemlerin insanlarına ve onların dünyalarına ilişkin ilginç şeyler öğrendim hem de yeni bir yazar tanıdım.
Bundan sonra yazacaklarını merakla bekleyeceğim bir yazar. Belki kendi gazetecilik anılarıyla çıkar karşıma, belki bir romanla. Kitabında bütün düzyazı türlerinin ipuçları var.
|
|
|

|