|
Derin ve üstün biri
Yaşamının bütün özelliği, kendisini herkesten derin ve üstün saymasından ibaretti. Ailesinden kalma parayla, işe gider gibi, her sabah içmek için evden çıkar; meyhanelerde kendisinin derinliğiyle üstünlüğüne kafa sallayacak bir rakı arkadaşı bulmaya çalışırdı. Ve mutlaka da bulurdu birini. Buruk bir bunalımın değişik görüntülü boşluğunda ilk kadehi söyledikten sonra:
- Gördün mü salağın son yazdığı rezaleti? diye söze başlardı.
Salak, daima ya ünlü bir ozan, ya ünlü bir yazar olurdu.
Arkadaşı da, genellikle dudaklarını aşağılayıcı bir gülücükle çarpıtarak:
- Gördüm, derdi; eskiden hiç değilse gübre üretimine katkısı olacak şeyler yazıyordu, şimdi büsbütün sıvıştırmaya başladı.
- Ya hele öteki dangalağın yazdığı?
- Hepsi aynı it uyuzunun ılımlı kaşıntısı...
- Piyasa onların babacığım, ne yapacaksın? Sümükle tükürük karışımı rezillikleri tezgâhlayıp, sanat diye milleti kazıklıyorlar.
Ve her gün aynı tür konuşmalar; gözler çatallaşıp, diller, ayaklar tümden dolaşmaya başlayıncaya kadar; meyhaneden meyhaneye, gece yarılarına dek sürüp giderdi.
***
Bir akşam karşılaştığımda, yine fitil gibiydi. Ayakta duracak hali yoktu. Suratının en şirin sokulganlığını takınarak:
- Beş dakika oturabilir miyim? dedi.
- Buyur, otur, dedim. Ne içersin?..
- İstersen söyle bir rakı, demincek aşağıdaki meyhanede beşinci dubleyi bitirdim, dedi... Orada rakı yirmi kâğıt. Gündüzleri orada içiyorum, gece de burada üç tek daha atıyorum. Hem tamam, hem denk geliyor...
Bunları yaşam rotasında en sağlam çizgiyi bulmuş bir zekâ gururuyla söylüyordu.
***
- Nasılsın; ne var, ne yok?
- Biz başkaları gibi bezirgân olmadığımız için, namusluca içmeye devam ediyoruz rakımızı.
- İyi ediyorsun...
- Son kez Doğu'ya gittim... Herkes gibi masa başında yazmıyorum ben... Gidip görüp, öyle yazıyorum... Ağrı'ya baktım, Van Gölü'ne baktım. Güzel rakılar içtim. Güzel insanlar gördüm. Ama nedense sadece iki satır yazabildim... O kadar geldi, öteye gitmedi... Bilmem neden gitmedi öteye...
Sanki edebiyat tarihine büyük ve ilginç bir sırrı açıklıyordu.
***
- Belki daha sonra açılır, yazarsın, dedim.
- Bilmiyorum valla... Londra'da da böyle oldu... Biliyorsun, orada da hep rakı bulup, rakı içtim... Üç yahut dört satır yazdım, orada durdu. Gerisi gelmedi. Bizim evden ayçiçeği tarlası görünür; ona bakarken bazen iki-üç sayfayı dolduruveriyorum, bazen olmuyor... Örneğin Londra'da olmadı, Van Gölü kıyısında da olmadı... Bazen olmuyor...
- Öyledir, dedim. Bazen olmaz.
- Başkaları gibi bezirgân olmadın mı, şakır şakır dolduramıyorsun sayfaları... İki satır iki satır, üç satır üç satır... Bizde böyle bu iş...
- Sanatın çilesi, dedim.
- Sen yeni bir şey hazırlıyor musun, dedi.
- Eh işte, bir şeyler kıpırdıyor kafamda, dedim.
- Kusura bakma, ama çok boktan yazıyorsun, her zaman da boktan yazdın sen. Bunu biliyorsun, değil mi, dedi.
- Ne yapalım, elimizden o kadarı geliyor, dedim.
- O zaman yazma birader! Bırak yazıyı mazıyı... Yahut git, yerinde yaz. Masa başında olmaz bu... Bak, ben yeni gittim Doğu'ya... İki satır yazdım, orada durdum, gerisi gelmedi... Sen daha hiçbir yere gitmedin Türkiye'de değil mi, dedi.
- İnsaf et Tanrı aşkına, bak şurada azıcık dinlenmeye geldim, dedim.
- Kızdın mı bana, istersen gideyim masandan, dedi.
- Gitme, ama beni de yorma kuzum, dedim.
- Şey, dedi, sen niye bu ceketi giyiyorsun?
- Ne giyeyim istiyorsun?
- Çok kötü bir ceket, bir daha giyme bu ceketi!
- Olur, peki, giymem.
- Sen zaten hiçbir zaman giyinmesini bilmezsin.
- Haklısın. Kendime özen göstermeye pek fırsat bulamadım.
- Sen şimdi aklınca alay ediyorsun benimle, değil mi?
- Yok yahu, niye alay edeyim seninle, dedim.
- Haydi yahu, sen herkesle alay edersin... Ne geçiyor yani eline benimle alay ediyorsun da?
- Vallahi etmiyorum.
- Ediyorsun... Küçümsüyorsun beni...
-Yapma, ne olur, dedim. Gerçekten yorgunum. Seni de severim...
- Ben seni hiç sevmem, dedi.
- Canın sağ olsun, dedim.
- Kızdıysan kalıp gideyim masandan...
- Otur, ama çekilmez olmadan otur, dedim...
- Bak, işte kızdın. Anladım ben... Zaten bana hep kızarsın... Bana herkes kızar zaten. Sen de kızarsın... Doğu'ya gittim, iki satır yazdım, orada durdu... Ayçiçeği tarlasına bakarken üç sayfa, dört sayfa atıyorum bazen... Sen Tatvan'ı biliyor musun? Güzel rakı içtim orada, güzel maviler gördüm, güzel ağaçlar gördüm, güzel insanlar gördüm... Sen niye takıyorsun bu kravatı? Zevkin çok adi senin be!
***
Azıcık şakaya vurarak:
- Sonunda beni de gerçekten kızdıracaksın. Yaşın elliyi aştı, hâlâ yirmi yaş hırçınlıklarında dolaşıyorsun, dedim.
- İstersen kalkıp gideyim masandan...
- Git, otur, ne istersen yap. Ama yorma beni...
- Ben seni aslında çok severim, dedi.
- Sağ ol, dedim.
- Ama boktan yazar olduğunu da unutma...
- Unutmam.
- Bir kadeh daha içebilir miyim?
- İçersin, ama ben gideceğim.
- Sen ayçiçeği tarlasından hiçbir şey anlamıyorsun, değil mi, dedi.
- Sıkmaya başladın ama, dedim.
Kadehini kaldırdı, sırıttı:
- Şerefe, dedi.
Çevredeki tanıdıkları gösterdi:
- Hiç değilse bu hıyarlara benzemiyorsun...
***
Bunu duyan şakacı bir arkadaş yanına yaklaştı, elindeki bardaktan kafasına azıcık rakı döktü. O ise, bunalımlı gözlerle baktı ona:
- Benimle uğraşmayın, dedi.
Sonra da başını kolunun üstüne kapatıp, inceden inceye ağlamaya başladı...
——————
Not: 25 yıl önce yazılmış bir yazı... "Gölgelerin Gölgesi"nden...
c.altan@prizma.net.tr
|
|