|
 |
|
|
"Hangi dizi tutar hangisi tutmaz, ben de bilemiyorum"
Yeni yayın döneminde yeni bir Meral Okay projesi geliyor. Okay, proje danışmanı olduğu "Körfez Ateşi"nin başrollerindeki gençler için "Bu kastın içinde bilinen isimler yok ama bu kadrodan starlar çıkacak" diyor
ASLI ÇAKIR
aslicak@milliyet.com.tr
Meral Okay'ın evine sözleştiğimiz saatten daha erken varıyoruz. Telefon açıyorum, "Duşa girip çıkacağım, beş dakika sonra gelin" diyor. Biz 10 dakika veriyoruz, zili çalıyoruz. Duşunu almış, giyinmiş. Öyle süsü püsü, makyajı yok. Fotoğraf çekileceğini biliyor. Ama zaten poz vermiyor. "Kameralara bakarak poz veremem ben" diyor: "Yıllarca güldüğümüz şeyleri şimdi biz mi yapacağız!"
Hemen ne içeceğimizi soruyor: "Kahve; kafeinli mi kafeinsiz mi? Nestea, light mı normal mi?" Aynı şey kola için de geçerli. "Çay, ne çeşit?" Sanki eve değil de bir kafeye geldik. Sonra durum anlaşılıyor. Yani boşu boşuna öyküsünü yazdığı "Asmalı Konak"ın her bölümünde karnımıza gurultular saplanmıyor, ağzımızın suyu akmıyormuş. Onun evi öyle çat kapı gidilen evlerdenmiş. Kimin ne içtiğini bilir, ona göre de evini dolu tutarmış. "Ararlar, evdeysem, belki bir bar çıkışı, pat diye gelirler. Ben onlar gelene kadar yemekleri, mezeleri hazırlar, rujumu sürer, kapıda karşılarım" diyor. Bol yemekli, arkadaşlı, sohbetli bir ev yani. Ve de iyi yemek yaparmış. Arkadaşları elinin lezzetli olduğunu söylermiş.
Bizim Okay'la buluşma nedenimiz proje danışmanı olduğu "Körfez Ateşi" isimli dizinin yeni yayın döneminde başlayacak olması. İçinde kaçakçılığın, intikamın, aşkın olduğu sürükleyici bir dizi. Şafak Bakkalbaşıoğlu'nun yönettiği dizi eylül ortasında ekrana gelecek. Bu arada bir yandan rol aldığı, kasap Melahat olduğu "İkinci Bahar" dizisi tekrar bölümleriyle reytinglerde ilk üçte. Öyküsünü yazdığı, Türkiye'de yaşayanların çoğunun hayatlarını yayın akışına göre ayarladığı, bir fenomen olan "Asmalı Konak" da Yunanistan'da yayınlanmaya başlıyor. Meral Okay bize dizilerden, senaryo yazarlığından ve hayatından bahsediyor.
"Projelerin yüzde 80'i bana gelir"
"Körfez Ateşi"nin başrolünde Alpay Kemal Alatan, Selma Ergeç gibi çok genç, aslında dizilerden tanıdığımız ama çok da ünlü, yıldız olmayan isimler görüyoruz. Sizin "Asmalı Konak"ın başında da Özcan Deniz'le ilgili şüpheleriniz varmış. Şimdi, bu dizide ne düşünüyorsunuz?
Bu kastın hepsi oyuncu. Kemal çok parlak bir çocuk. Bilkent'ten, tiyatrodan mezun. Ben Bilkentlilerle çalışmayı çok seviyorum. Bir tarafta kastın bir bölümü çok önemli tiyatro oyuncuları. Yücel Erten, Nihat İleri, Suzan Aksoy gibi... Diğer tarafta da genç oyuncular var. Onların bir araya gelmesinden çok tatlı bir şey çıktı ortaya.
Yani bu gençler olacak...
Kemal'in başroldeki o çocuk olduğuna kesinlikle eminim. Bu kastın içinde bilinen isimler yok ama bu kasttan, kadrodan starlar çıkacak.
"Körfez Ateşi"nin konusu nedir?
"Körfez Ateşi" güçlü ama ardında sırlar saklayan bir aileyi anlatıyor. Bir yanda kaçakçılıkla ilgili bir öykü, bir yanda bu aileden intikam almak isteyen kötü karakter Sedat var. Öte yandan bu ailenin kızı iki aşk arasında kalıyor. Ve çok güçlü aşklardan bahsediyoruz.
Yani Seymen-Bahar aşkı kadar tutkulu aşk göreceğiz.
Evet. Aynı zamanda bu kız el bebek gül bebek büyütülmüşken şirketin başına geçmek zorunda kalıyor. Bir işkadınına dönüşüyor...
Bu dizide öykü sizin değil. Senaryoyu da başkaları yazıyor... Siz proje danışmanısınız. Ne yapıyorsunuz?
Senaryoyu Selçuk Akman ve Onur Ünlü yazıyor. Ben tretman yani senaryonun bir evvelki aşamasında; hangi sahneler, hangi olaylar olacak, neler yaşanacak diye karar verildiği aşamada onlarla çalışıyorum. Birlikte öyküyü kuruyoruz. Sonra senayroyu yazıyorlar, son bir kez okumaları yapıyoruz, çekime hazır oluyor. Bu Onur Tan'ın hikayesi. Biz karakterleri geliştirdik, yan olaylar ekleyerek hikayeyi biraz daha etli butlu hale getirdik.
Ne yapıyorsunuz da o dizinin tutacağını biliyorsunuz? Ne olursa diziler tutuyor Türkiye'de?
Formüllerini keşke bilsek. Hiç başarısız iş çıkarmayız.
En azından "Şunlar bizde izlenmez" diyebilirsiniz.
Ben bu piyasaya gelen projelerin yüzde 80'ini okurum. Haftada ortalama olarak beş-altı iş okurum. Vallahi her şeyi okuyorum, "Yahu, şimdi ne alakası var" dediğim işler patlıyor ya da beğendiğim bir tane tutmuyor. Bana "Siz bir şeyleri biliyorsunuz" diyorsunuz. Hayır, hiçbir şey bilmiyorum.
"'Olsa olsa...' diyerek yazıyorlar"
Size gelip senaryolarını, öykülerini okutmak isteyen, danışan gençler oluyor mu?
Çok. Pek çok genç ilk projelerini, öykülerini bana getirir. Benim gençlerle o bağım hiç kopmadı. Hatta bunalacak noktaya gelecek kadar da sayıları fazla. Ama bundan çok zevk alıyorum. Ben de onlardan çok besleniyorum. Mümkün olduğu kadar üniversitelere gidiyorum.
En çok nasıl senaryolar, öyküler geliyor? Aşk, mafya, suç, intikam...
Ağırlıklı olarak hepsinin içinde olduğu hikayeler geliyor. Çok pratik bir akıl yürütmeyle yazılıyor bunlar. Bizim Türklerde şu vardır ya: Olsa olsa... Türkler "olsa olsa" parametresinden yola çıkarak şöyle yapıyorlar... Mafya dizisi mi tuttu, biraz mafya koyalım, içine entrika yerleştirelim, aşk da olsun. Aşk nasıl olsun, kız istemeyerek mievlensin, oğlan yurtdışından mı gelsin, doğulu bir ailenin çocuğu mu olsun? Tıpkı bestseller formülleri gibi.
"Tekila içip 50 Cent ile dans etmeyi severim"
Size bakınca dobra, çilingir sofrasından kalkmayan, hep ciddi meseleler konuşan bir kadın geliyor insanların aklına. Ama sürekli de ciddi ve rakılı bir kadın değilsinizdir herhalde.
Hiç alakası yok. Tamam yıllarca onu da yaptık. Rakı içtik, çilingir sofrasında sohbet de ettik. Ama aslında ben tekila içip 50 Cent'in müziği eşliğinde sabaha kadar dans etmeyi daha çok seviyorum. Ancak kimsenin aklına benim 50 Cent dinleyeceğim gelmez. Eminem dinliyorum, Pink Martini dinliyorum. Bunların yanı sıra Bach da dinliyorum. Ama insanlar birilerini kalın çizgilerle belirlemeyi daha çok seviyorlar çünkü bu daha kolay. Bu duygusal, bu Doğulu, bu Batılı, bu modernist. Peki, bütün bunların hepsiysek ne olacak? Babagannuş yemeyi de seviyorum rizotto da... Şimdi ne olacak?
Bir de hep sizin aşık olmanız üzerine sorular sorulmuş. Peki, sizi beğenenler, sizinle birlikte olmak isteyenler, size aşık olanlar çıkmıyor mu?
Hayır, gelmiyor başıma. Belki ben hissetmiyorum. O antenlerinin açık olmasıyla ilgili bir şey. O enerji sana çarpmadan uzay boşluğuna doğru gidiyor.
Siz niye antenlerinizi açmıyorsunuz?
Ben 15-16 yaşındayken de antenleri çok açık bir genç kız değildim. Ancak birisi gelecek, kafama vuracak, "E be anla artık salak" diyecek ki anlayayım. Belki de hata yapıyorum. Ama şu var. Ben bir şeyi, birini istediğim zaman ürkek olmam. Gidip derdimi anlattım hep. Yani önemli olan benim hissetmem. Ben bir şeyler hissedersem, bir şekilde bir çözüm bulurum ona.
Hissetmiyor musunuz?
Ben çok uzun süre bir örtülü yas dönemi yaşadım. Onu üstünden atmak da bir süreç. Ama o yas dönemi bitti. Tabii tüm bunlar alışkanlıklarla da ilgili. Duygular da tembelleşiyor zamanla. Bir de yalnızlık çok konforlu bir alandır. O yalnızlığa alıştıktan sonra bir daha birini duygu dünyana buyur etmek, onunla hemhal olmak bir süreç. Temel olarak tembelleşiyorsun. Ama ömrümün sonuna kadar hayatımı böyle geçireceğim diye bir kuralım da yok.
"Bir anneyi canlandıracağım"
Şimdi "İkinci Bahar" yayınlanıyor ve yine reytinglerde ilk sıralarda. Sizi de izliyoruz orada. O ne kadar muhteşem bir dizi değil mi?
Öyküsüyle, yönetimiyle, oyuncularıyla, her şeyiyle dört dörtlük. 40 yılda bir gelir öyle projeler.
Oradaki gençler de sonradan yıldız oldu.
Tabii. Ozan (Güven), Nurgül (Yeşilçay), Devin (Çınar)...
Sizin oyunculuk ne oldu? "İkinci Bahar"da bir kasap rolündeydiniz.
Ben oyuncu değilim. O, Yavuz Turgul'un "İşte kasap Melahat" diyerek beni göstermesiyle oldu.
Ama aklınızdan geçmiyor mu, "Şu karakteri de ben oynayayım" demiyor musunuz?
Şimdi bir senaryo üzerinde çalışıyoruz. Bir arkadaşımın hikayesi. Yıllardır üzerinde konuştuğumuz bir proje. O proje hayata geçerse, orada bir anne rolü var, onu oynayacağım.
"Unutulmazlar kategorisine girdim mi diyeyim?"
"Asmalı Konak" şimdi de Yunanistan'da yayınlanmaya başladı.
Ne hissediyorsunuz diye soruyorlar. En fazla sevinç duyarım. "Öyle bir iş yaptım ki unutulmazlar kategorisine girdim" mi diyeyim? Cin gibi bir oğlan, bir kız çıkar, zımba gibi bir iş yazar, yürür, geçer, gider. Yani benim biricikliğim Yunanistan'da da tescil oluyor diye şizofrenik tanımlamalara gerek yok.
"Kimseye yük olmadan, efendice ölmek istiyorum"
Kocanızın, Yaman Okay'ın ölümünden sonra içinizde bir göçük olduğunu söylüyordunuz. O kapanıyor mu bari?
O kapanıyor ama sızı devam ediyor. Tabii ben durup durup kendinin açık yaralarına bakıp bundan zevk alan bir kadın da değilim. Ne ben yarama ikide bir dönüp bakarım ne de yaramı gösteririm.
Evet, "Arkadaşlarıma koşarım ama onların bana koşmasını istemem" de diyorsunuz.
Hastaneye kendi kendime gidip yatarım ben.
Olur mu ama? Arkadaşlarınıza da arkadaşlıklarını yaşatmanız gerekmiyor mu?
Hayatta öyle iki tane arkadaşım var. Onlar benim acil durum arkadaşlarımdır. Yine de hastaneye kendim yatarım. Onları oradan ararım. O kadar çok hastalıklarla ve hastaneyle boğuşarak büyüdüm ki... Yani 5 yaşından itibaren annemin sağlık problemleri yüzünden hastanelerdeydim. 25 yılımı annem ölecek diye korkarak geçirdim. Ben bu travmaları 15-16 yaşında yaşadıktan sonra...
Başkasına yaşatmam diyorsunuz. Siz ölümden de hiç korkmuyorsunuzdur...
Sıfır. Hiç. Çünkü ölüme o kadar fazla sayıda değdim ki... Nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Bilmediğimiz tabii şu: Ondan sonra ne oluyor? Onu çok merak ediyorum. O enerji nereye gidiyor?
Ben bir kere kanserli bir hastayla bir süre aynı evi paylaştım. Acılı bir ölüm süreci tabii, çok feci.
İşte onunla ilgili de projelerim var. Ben öyle bir noktaya gelirsem...
Siz zaten ötanazi taraftarısınız.
Evet. Ama onlar çok karışık konular. Etrafın vicdanı, dini değerler falan... Allah akıl sağlığımı korusun ve kimseye muhtaç olmadan, bakıma muhtaç olmadan öleyim.
Anneannem üç gün yatak dördüncü gün toprak derdi hep.
Aynen. Öyle bir ölüm nasip etsin Allah. Sakin, sessiz, efendice bir ölüm. Bir yaşama arsızı haline gelmemek gerek. Yaşlandıkça insan hayata daha tutkuyla ve öfkeyle bağlanıyor. Ve yaşayan her genç organizmaya bir öfke beslemeye başlıyor. Başkalarının enerjilerini emerek, önceliklerini yok sayarak arsızca bir hayata bağlanma oluyor.
|
|
|

|