Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 08 Eylül 2005 / Perşembe  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
1955 yılı eylülü

6-7 Eylül olayları 1950'lerin kabuk değiştirmeye başlayan ve kötü yönetilen İstanbul'unda devlet ve toplum ananemizi zedeleyen bir çılgınlıktı

Fax: (0312) 427 20 64

Bundan 50 yıl önce İstanbul bugünkünden farklıydı. 1955 sayımına göre bütün İstanbul vilayeti ancak 1,5 milyona yaklaşan bir nüfusa sahipti. Bununla birlikte İstanbullular, Anadolu'dan gelen nüfus akımından şikayet ediyordu. Şikayet edilen nüfus ise büyük ölçüde ailelerini bırakarak gelen amele, geçici işlerle uğraşan bekar nüfustur. Aileler halindeki akım sonraki yılların gerçeğidir. Gecekondu henüz surların dışında Kazlıçeşme, Zeytinburnu, Haliç'ten sonra Silahtarağa gibi yerlere mahsustur. Taşlıtarla yani bugünkü Gaziosmanpaşa, Balkan göçmenlerinin semti olarak yeni doğuyordu. Semt halkı hayatından hiç memnun değildi. İstanbul boştu. Suriçi ve Üsküdar dışında seyrek yerleşimli bir alandı ve İstanbullular yaşadıkları şanlı şerefli dramatik tarihe rağmen imparatorluk başkentinin adet ve çizgilerini henüz koruyan bir kitleydi.
İstanbul'da yaşam zordu; dar sokak ve caddelerden geçen tramvayla karada, bildiğimiz Şehir Hatları vapurlarıyla denizde ulaşım sağlanırdı. İstanbul temiz ve düzenli bir şehir değildi, su sorunu vardı ama çok güzeldi, doğal güzellikler ve yaşam her yerde hakimdi. Salacak'ta, Ortaköy'de denize girilirdi, bu kentin fakiri de zengini de İstanbulluydu; en azından söylentiyle de olsa şehrin büyük eserleri hakkında bilgileri vardı. Hiç değilse; "Sinan'ın çıraklık eseri Şehzadebaşı, kalfalık eseri Süleymaniye'dir, ustalığı Edirne'deki Selimiye imiş" derlerdi. Birtakım orta sınıf hatunlar türbelerle birlikte ayazmalara bile ziyarete ve adağa koşuşurdu. Herkes Karadeniz'den akıp gelen balık sürülerinin mevsimini ve adresini bilmese de, bilir görünürdü. Dışarıya karşı eleştirici ve titizlerdi. Eski İstanbul'u da benimsemişlerdi.

Komşuluk ilişkileri çok sıcaktı
Etnik gruplar arasındaki gerilim katiyen dışa vurulmazdı. Dedikodu ve ölçülü bir mizahla her grup birbiri hakkında konuşurdu. Eskinin İstanbul'unda dini-etnik gruplar arasındaki gerilim veya dışlama, varsa dahi Batı'nın başkentleriyle kıyaslanamayacak kadar düşük düzeydeydi. Toplumun kültürel bütünleşmesi kısmiydi. Bugünün gençliği gibi aksansız Türkçe konuşulduğunu söylemek zordu. Rumca çok konuşulurdu. Helenlerin nüfusu yaklaşık 100 bin kadardı. Yine Ermenice, Judeo-Espanyol dediğimiz Yahudi İspanyolcası, İtalyanca hatta Protestan azınlığın konuştuğu Almanca ve tabii Levantenlerin Fransızcası çarşı pazarda duyduğumuz dillerdendi. İstanbul kalabalık bir gayrimüslim nüfusa sahipti.
Görünüşte fırtına kopartacak bir gerilim ve çatışma yoktu. Komşuluk ilişkileri sıcaktı. Yüz yüze ilişkide hakaretten kaçınılır, gruplar hakkındaki kanaat dedikoduya bırakılırdı. Ne açıkça bir anti-semitizm, ne açık bir anti-Helenizm ne de cemaatlerin kendi aralarında naklettiği 1915 olayları dışında açık Ermeni veya Türk karşıtı soykırım propagandası vardı. 6-7 Eylül hadiseleri bir katliam değil, bir yağma olarak tarihe geçmiştir. Başlatanlar yağmacı değildi. Hükümetin bu işi bir politika aracı olarak düşündüğü anlaşılıyor ama işin nereye varacağını hesaplayamadıkları açıktı.

Şovenizm yakışmazdı
Dahası 1960'dan sonra Yassıada mahkemelerinde bu yüzden yargılanıp mahkum edilen yönetici ve memurların hangisinin ne kadar sorumlu olduğu da saptanmış değildir. İsim ve cisimle belgelenmeyen bir iddia olarak; olayları başlatan küçük grupların Balkan devletlerinin zulmünden kaçıp gelenler olduğu çok tekrarlanıyor. Tertipçi grup bir müddet sonra arkalarına takılan yağmacıların karaltısından korkup çekilmiş olmalı. Doğrusu Balkan ülkelerinde bu tip olaylar sıkça görülegelir ve hedef kitle oranın Müslümanlarıydı. Ne var ki sırf bu nedenle küçük ülke şovenizminin Türkiye'ye yakışmayacağı açıktı.


Havyarı bırakıp peynir ve helva alıyorlardı

6-7 Eylül'ün fiziki görünümü vitrini kırılan dükkandan bulduğunu götüren sorumsuz serseri bir kalabalıktı. Yağmalanan bakkal dükkanında balık yumurtaları ve havyarı atıp peynir ve helva arayanlar veya ayakkabının yanlış tekini alanlar veya pahalı kumaş veya kürkleri götüreceği yerde sokağa atanlar süfli bir manzara oluşturmuştur.
Çaresizlik ve utanç en çok gün görmüş İstanbulluları sardı. Dükkanı yağmalanan berber veya bakkal komşularını sessizce ziyaret ediyorlardı. Güçleri yetenler komşunun tezgahını yeniden kurmak için para topladılar. Bir kısım esnafın zararı devlet tarafından tazmin edildi; fatura ibraz edemeyenlerinki eksik tazmin edildi. 6-7 Eylül olayları sırasında kan dökülmüş değildir. Ama sokağı kaplayan hava sadece hedef kitle Rumları değil herkesi, Müslüman Türkleri bile dehşete düşürmüştür.

Mirasın üstünde bir leke
Beyoğlu'nun çehresi değişti, bazılarının zannettiğinin aksine İstanbul asıl 1963'ten sonra Helen nüfusunu göndermiştir. Bununla birlikte 1955 yılı 6-7 Eylül olayları Türkiye'nin dışarıdaki adına çok zararı dokunan, aleyhte abartılan bir propagandayı daima besleyen yüz karası bir tertip ve kontrolsüzlük demektir. Anadolu'daki ve Rumeli'deki bin yıllık Türk hakimiyetinin tanımadığı, bilmediği bu saçma tertip; imparatorluğun bıraktığı miras üstünde bir lekedir.
II. Dünya Savaşı sırasında konulan Varlık Vergisi gibi anlamsız ve istismara açık uygulamayla birlikte yeni nesillerin başına bir bela olarak kalmıştır. Zira bir önceki kuşağın bıraktığı mali borç veya iktisadi çöküntü telafi edilebilir ama bu gibi budalalıkların bıraktığı intiba, yeni kuşaklar için ağır bir yüktür. Bu toplumun bu gibi olayları tekrar edeceğini hiç sanmıyoruz ama olayları da unutmak değil, iyi öğrenmek gerekir. 6-7 Eylül olayları bazılarının dediği gibi 1938 Kasım'ının Almanya ve Avusturya'sındaki Kristal Gecesi gibi değildi; 1950'lerin kabuk değiştirmeye başlayan ve denetimin elden çıktığı ve mutlaka kötü yönetilen İstanbul'unda devlet ve toplum ananemizi zedeleyen bir çılgınlıktı.


PAZAR
"Bayraktarlık hoşuma gitmiyor"
"Hangi dizi tutar hangisi tutmaz, ben de bilemiyorum"
Asırlık tekneleri yaşatıyor
"Kayseri'de 36 çeşit mantı yapılıyor"
Türkiye'nin ilk kuş gribi tatbikatı
Türk rock müziğinde bir Mona Lisa...
Organik sebze ve salatalar 24 saatte kapınızda
SAĞLIK HABERLERİ
Herkes oynayacak
Diplomalı punk'çıların gövde gösterisi
Ege kasabası tadında bir Karadeniz köyü: Şile
Karın deşen mafya
Başak burcundaki yeniay neler getiriyor?
Simi'nin adı Göcek'in tadı var
Cazibenin yeni kuralları
1955 yılı eylülü
Karşı konulmaz bir tat
Barış... Mümkün mü?
Mike Hammer'in Romalı atası
Meke Gölü
Üzümlerimiz elden gidiyor!





Ahmet Turhan Altıner
Hakan Kırkoğlu
Ali Rıza Kardüz
Nevsal Alevli
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç URAL
Mehmet Yalçın

© 2005 Milliyet