|
Yürü yavrum yürü, yürüteyim seni...
Önce enseyi karartmayın. Şayet dünyanın ve Türkiye'nin son 200 yıllık tarihini, size söylenen ve ezberlemeniz istenen tatavalar dışında merak etmişseniz; 21'inci yüzyılın başında küçük Asya'nın çalkantılı bir döneme girmeye başlamasını hayret, şaşkınlık ve korkuyla karışık bir sürpriz olarak görmezsiniz.
***
Şöyle ki:
1- Okyanusların kullanımı sonucu, kentlilerin zenginleşmeye ve elektriğin, telgrafın, telefonun icadı gibi icatlarla, yaşam biçimlerinin değişerek kalite kazanmaya başlaması; Sultan Mecit İstanbul'unda da özentiler yaratmıştı.
***
2- 3 Kasım 1839'da Mustafa Reşit Paşa'nın Topkapı Sarayı'nın Gülhane Köşkü önünde okuduğu "Gülhane Hatt-ı Hümayunu" yahut "Tanzimat Fermanı"nda şöyle bölümler vardı:
"Dünyada can, ırz ve namustan daha kıymetli bir şey yoktur. Bir insan bunları tehlikede görünce, yaradılıştan kötü olmasa bile, canını ve namusunu korumak için olmadık çarelere başvurur. Bunun devlet ve memlekete zarar vereceği açıktır. Buna karşılık, can ve namusundan emin olan bir kimse sadakat ve doğruluktan ayrılmaz, işi ve gücü ile devletine ve milletine yararlı olur.
Mal güvenliğinin olmadığı yerde ise kimse devlet ve ulusuna ısınmaz, ülkesinin yükselmesi ile ilgilenmez, hep korku ve üzüntü içinde yaşar. Buna karşılık, malından, mülkünden emin olduğu zaman hep kendi işi ve işinin genişletilmesi ile uğraşır. Devlet ve millet gayreti, vatan sevgisi kendisinde her gün artar..."
***
3- Tanzimat Fermanı, yeni enerji kaynaklarıyla teknolojik verilere dayalı çağdaş bir ekonomik biçimlenmenin yarattığı, sınıfsal bir gelişimin gerçek mekanizmasından habersiz; uygulanacak yeni yasalarla, yeni bir düzenin kurulabileceğine inanıyordu.
Ve Batı burjuvazisinin yaşam görüntüsünü taklide özenen bir alafrangalık teşvik edilerek, "Teşvikiye" semti tomurcuklanıyordu.
***
4- Türkiye'de en saltanatlı yaşamı, sermayeye dayalı üst düzey burjuva sınıfı örgülemiyordu; Hazine'den geçinen yönetici kesim renklendiriyordu. O nedenle de, sınıfsal çatışmaların yerini; sinsi-açık siyasal çekişmeler, karşılıklı bireysel çürütmecilik alıyordu.
***
5- Aşiret beyleri, tarikat şeyhleri, toprak ağaları, cemaat öncüleri de, daha küçük saltanatların horozlarıydı. Köylü yığınları ise el elde baş başta, kendi kapalı dünyalarında yaşamaya çalışıyorlardı.
Ne örgütlenmiş bir işçi sınıfı, ne de çeşitli meslek dalları vardı.
***
6- İttihatçılar da, dünyadaki değişimlerin dinamiklerini algılayamadan; Alman İmparatoru II. Wilhelm'in dümen suyunda, Asya'da ırkçı bir imparatorluk kuracağız derken; Osmanlı dönemini noktaladılar.
***
7- Lozan Antlaşması'yla birlikte, Osmanlı döneminin etkinliğini sürdürdüğü siyasal coğrafya çerçevesinden 34 devlet birden çıktı ortaya ve Cumhuriyet siyasetçileri, kendi özünde yine bir yenilgi antlaşması olan Lozan'ı sürekli bir alkış vitrininde tutarak, yeni bir dönemin başladığını ilan ettiler...
***
8- Yeni dönem, salt bir imaj değişikliğinden ibaret bir dönem miydi; yoksa, Osmanlı'dan kalma feodal yapıyla, oligarşik yapıyı da değiştirecek bir derinlikte, Hazine'den geçinmelilerin saltanatını dengeleyecek, yeni bir ekonomik serpilmenin kanallarını da açacak mıydı?
***
Bendeniz bu soruları, yumuşak bir üslupla, İsmet Paşa'ya da sormuştum. İsmet Paşa:
- Ankara'nın kadrosu yoktu, demişti; biz Ankara Garı'na gider, İstanbul'dan kravatlı gelenleri, Hariciye'ye memur yapardık. Siz o günleri bilmediğiniz için, bugünlerin değerini tam anlayamıyorsunuz.
***
1950'li yıllarda bir gün Ankara Palas'ta, Yakup Kadri'yle baş başa öğle yemeği yiyorduk.
- Cumhuriyet dönemi de, Osmanlı yapısını neden yeterince değiştiremedi, diye sormuştum.
Yakup Kadri de:
- Ankara'nın yeterli kadrosu yoktu. İstanbul'daki Osmanlı bürokrasisi geldi Ankara'ya ve bildiğini okudu; ondan, demişti.
***
1960'lı yıllarda CHP Erzurum Milletvekili Cevat Dursunoğlu'yla bir akşam Suadiye Gazinosu'nda oturuyorduk.
Cevat Dursunoğlu, Erzurum Kongresi'ni örgütlemiş, nadir siyasetçilerden biriydi. Bir gün Mustafa Kemal'in kendisine:
- Tarih bizden, iyi niyetli insanlardı ama, iktisattan hiçbir şey almıyorlardı, diye bahsedecek...
Dediğini anlatmıştı.
***
9- Evrensel değişimlerin Türkiye'ye yansıma biçimiyle, yarattıkları etki ve tepkileri, toplumsal bilince nakşedecek bir kurumsallaşma yaratamadık.
***
10- Hâlâ daha politikanın getirisi, en mıknatıslı getiri... Ve makam sahipliği, en özenilen kimlik...
***
11- Sokaklarda boy gösteren çalkantılarda, mesleksiz genç kuşakları da afsunlayan, "politik bir kimlik" özleminin rüzgârları esmede...
***
12- Sokaklarda yoğunlaşıyormuş gibi görünen çalkantılarda, AB üyeliğiyle kendilerinin tantanasının bozulacağına inanan ve bunu "Sevr hortluyor" diye umacılaştıranların da, parmağı olduğu söylenmede...
***
13- AB üyeliği için, müzakerelerin başlama tarihi 3 Ekim'den sonra; kimse çok üstüne gitmeyecektir karşılıklı tartışmaların... Ve politikacıların, "yumruğu masaya vurma" türü, hamasi demeçleri dışında, kimse pek ilgilenmeyecektir AB üyeliğiyle...
***
14- Türkiye'de hiçbir zaman mevcut sloganlarla, tabu ve dogmaları sorgulayan bir muhalefet olamadı... "Burjuva kapitalizmine karşı, Proleterya"nın yerini; bizde, "Kışla parfümlü alafrangalığa karşı, Cami parfümlü Alaturkalık" aldı...
***
15- Modern teknolojilerle artan tüketim maddelerinin ithalatı ve kentlere göçlerle Hazine arazilerinin yağmalanması; burjuvalaşma özenlerini de yaygınlaştırmada... Ekonomik dengesizlikler de, çalkantılara vantilatör olmakta...
***
Evrensel değişimler ve Washington'a lehimli Soğuk Savaş yılları; ekonomik bir saydamlık içinde yeniden ele alınmadıkça ve global sermayeye yeterli bir platform sağlanmadıkça; çalkantılara karşı malum şahlanmalar tekrarlansa da; Türkiye bir türbülans döneminden geçeceğe benzer...
Lafla peynir gemisi yürütmeye kalkanlarla, gemisini kurtaranların kaptan sayılacağı bir döneme giriyoruz. Haydi hayırlısı...
c.altan@prizma.net.tr
|
|