Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 12 Eylül 2005 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
PROF. DR. KEYDER, TÜRKİYE'NİN İKTİSADİ VE SOSYAL DURUMUNU ANLATTI
Devlet olmazsa toplum çöker

Prof. Dr. Keyder, "Devlet somut olarak varlığını gösteremiyorsa, toplumdaki kırılmaları tamir edemiyorsa, büyük çöküş yaşanır. Devletin hareket kapasitesini kazanması şart" diye konuştu

SOHBET ODASI
DERYA SAZAK



Derya Sazak: 3 Ekim'de AB ile tam üyelik görüşmeleri başlamazsa Türkiye ekonomisi bundan nasıl etkilenir? Büyüme yavaşladı, cari açık temmuzda aylık 4 milyar dolarla rekor kırdı, ağır bir borç yükü altındayız. AKP hükümeti, dış dinamiklerin pozitif etkisiyle yatırımların artacağını, işsizliğin azaltılacağını umuyordu. Senaryo tutmayacak. Yakın geleceği nasıl görüyorsunuz?
ÇaĞlar Keyder: Türkiye ekonomisinde dengeler dış dünyayı hoş tutmak üzerine kurulu. Bütçenin ayakta durması yeni borç almaya bağlı. Borç azalmıyor, gayri safi milli hasılaya oranı yüzde 70'lerde seyrediyor; vergilerin yarısı borcun faizini ödemeye gidiyor. Bu ortamda hükümet IMF programının da etkisiyle sosyal politikalardan ödün veriyor.
3 Ekim'de AB süreci kesintiye uğrarsa toplumsal dengeler doğrudan etkilenir. Borç durumu kötüleşir, hükümet elindeki paranın daha büyük kısmını borç faizlerine ve borcu çevirmeye harcamak zorunda kalır. Bunun siyasi ve sosyal neticeleri kötü olacaktır.
Fakat AB süreci ne olursa olsun Türkiye gibi bir ekonomide istihdam yaratmak zor. Dünya ekonomisi öyle bir noktada ki, kapitalizmin son 200 yılda oluşturduğu istihdam yaratma ve ortaya çıkan potansiyel iş gücünü 'mas etme' kapasitesi iyice zayıfladı. Türkiye'de bu çok açık gözüküyor. Şu anda çalışan nüfus oranı çok düşük, 15 yaşını geçmiş nüfusun içinde çalışanlar yüzde 40'larda; oysa çalışmayı sevmediği söylenen AB ülkelerinde bile bu oran ortalama yüzde 63.

İşsizlik çığ gibi
Çalışabilen nüfusun yarısı işsiz derken, resmi istatistikler işsizlik oranını nüfusun yüzde 16'sı olarak veriyor.
Bu işsizlik yüzdesi, iş arayan ve bulamayan insanları gösteriyor. Oysa Türkiye'de şehirlerdeki kadın nüfusunun yüzde 15-20'sinin çalışma niyeti var; erkekler 50 yaşını geçince iş aramaktan vazgeçiyorlar. 2004'te ekonominin % 9 büyüdüğü söylendi, fakat bu performans istihdama yansımadı.

Küreselleşmenin olanaklarından yararlanamadık mı?
İstihdam açısından öyle. Türkiye'nin küreselleşme çerçevesinde, dünya iş bölümü açısından en rahat oturabileceği basamak, en çok istihdam yaratabilecek iş kolları, kaliteli lise mezunu öğrencilerinin yapabileceği işler olabilir.

Meslek yüksek liseleri.
Evet. Çok yüksek düzeyde sanayiden söz etmiyoruz. Orta derecede beceri ve eğitim gerektiren işler. Devletin eğitim harcamalarını ve planlamasını ciddiye alması gerekiyor. Türkiye'de devlet milli gelirin yüzde 2.2'sini eğitime harcıyor. İstihdamı artırmak istiyorsak eğitim harcamalarını yükseltmek lazım.
Ama refahı yayabilmek için devletin yaptığı transferlere de dayanmalıyız. İnsanları yaşam kalitesi açısından en yakından etkileyen devlet harcamaları, eğitim, sağlık ve doğrudan doğruya yapılan gelir transferleri.

Yoksulluk desteği...
İşsizlik sigortası, yoksulluk yardımı, çocuklu ailelere destek, ve yaşlılık aylığı olabilir. Bunlara baktığınızda Türkiye'nin durumu çok kötü. AB ülkelerinde sosyal harcamaların ortalaması milli gelirin yüzde 25'ine çıkıyor. Türkiye'de devletin yaptığı harcamalarda eğitim yüzde 2'den biraz fazla, sağlık yüzde 3-4 dolayında, yüzde 10'u bulmayan bir rakamdan söz ediyoruz.

Artan borç yükü
Toplumsal gelişmeye gitmeyen kaynaklar faize, borç ödemeye gidiyor.
Türkiye vergi de topluyor. Yarısı faize gidiyor. Yüzde 90'ı iç borç faizi. İç borcun sahipleri 30-40 bin kişi. Hükümet, gayri safi milli hasılanın dörtte birini vergi olarak alıyor. Verginin yarısından fazlasını, IMF programını sürdürmek kaygısıyla, faiz olarak çok ufak bir gruba aktarıyor.

Borç yükünden kurtulmanın yolu yok mu?
IMF politikası ne diyor, insanlara güven telkin edersiniz, faiz düşer. İtfa edilen borçlar yerine daha düşük faizle borç alırsınız. Yüzde 18-20 borç faizi yerine dünyadaki diğer ülkeler gibi yüzde 5-8'lik faize düşersiniz. Borcu çevirme şansınız yükselir ve maliyetli olmaz. Bir gün borç yükünüz düşer ve vergiyi eğitime, sağlığa harcayabilecek duruma gelirsiniz.
IMF'nin anlattığı güzel ama hassas dengelere dayalı bir masal. Siyasi durumda bozukluk olsa, borcun çevrilmesi sürecinde bir aksaklık olsa, insanlar bir an için 'Hayır, yüzde 12'den alamayız, bu Hazine bonolarına yüzde 15 faiz vermeniz lazım' derse her şey tersine dönecek.
Borcu çevirmenin yükü artacak, bütçenin büyük bir kısmı faize gidecek. Sonunda bütün tiyatro 30-40 bin kişiyi hoş tutmak için oynanıyor. IMF kuralları içinde bu işi başarmak kolay değil.

Karl Polanyi ve liberalizm

Marx'tan etkilenen ancak sosyalizme de karşı olan Macar iktisatçı Karl Polanyi'nin daha geçen yüzyılın başında 'insan doğasına aykırı' gördüğü piyasa sisteminin çöküşüne ilişkin tezleri yeniden güncelleşiyor. Ayşe Buğra'nın, 'Büyük Dönüşüm' diye çevirisini yaptığı Polanyi'nin fikirleri bugünkü küresel ekonomiye bir seçenek sunabilir mi? Türkiye gibi ülkeleri de bugünkü çıkmazdan kurtaracak alternatif iktisat politikaları neden ortaya konulamıyor?
Küreselleşme tam bir liberalizm getirdi demek yanlış olur. Küreselleşme sermayenin, ticaretin kolayca dolaşımını öngörüyordu. Bunu yapmak için ulusal ekonomik düzenlemeyi kırmak gerekiyordu. Ama ekonominin bu açılması sosyal harcamaların azalması, devletlerin kendi toplumlarına karşı sorumluluklarından vazgeçmesi anlamına gelmedi. AB ülkelerinde milli gelirin hâlâ büyüyen bir oranı devletin topluma olan sorumluluğunun gereği olarak sosyal harcamalara ayrılıyor.

Kalkınmaya yönelik çabalar da gerekli

Avrupa'da klasik sağ-sol dengesi korunurken Türkiye'de 1980'lerden bu yana ekonomik krizlerin yoksullaştırdığı kitlelere, milyarlarca doların hortumlandığı yolsuzluklara rağmen 'sol'da bir iktidar seçeneği niye doğmuyor?
Avrupa'da sosyal demokrasinin tabanı örgütlü işçi sınıfıydı. Solun 'altın çağ'ı geride kaldı. Partiler güç kaybettiler. Heterojen ve oynak bir sosyolojik taban ortaya çıkmaya başladı.
Türkiye'de sosyal demokrasinin böyle bir gücü olmadı. Sol, işçi sınıfı olamamış yoksul nüfusa dayanmak mecburiyetindeydi. Kent varoşlarındaki insanlar sağ partilere kaydı.
Avrupa'da sosyal demokrasi daha popüler bir tabana sahip olmaya çalışıyorsa Türkiye'de de daha geniş bir tabana yayılmış politikalar öneren sol parti gerekiyor.
Bunun için sosyal politikalar geliştirmek gerekiyor. Bir sol parti her şeyden önce gelir dağılımındaki bozulmayı tamir edici politikalar önermek zorunda.
Bölgesel eşitsizlikler açısından da aynı şey söylenebilir. Doğu ve Güneydoğu'da yoksullukla mücadele platformu oluşturulabilir.

Yoksulluk sorunu
Kürt sorunu deyince daha çok 'kimlik' sorunları tartışılıyor, siyasi kültürel haklar... Sosyoekonomik çözümler geri planda...
Kürt sorunu bir kimlik sorunudur ama daha genel anlamda bir bölgesel eşitsizlik ve yoksulluk sorunu da vardır. Buna karşı soldan bir çözüm önerilmiyor. Kürt sorunundan bağımsız olarak sosyoekonomik anlamda kalkınmaya yönelik, gelir dağılımındaki bozukluğu tamire dönük çabalar da gerekli.

Refahı yükselten politikalar
Sola yönelik bir eleştiri de, üretmeyi değil, paylaşmayı savunuyor olmasınadır. 5 yıllık bir seçim döneminde örneğin 5 milyon kişiye iş sağlayan bir ekonomik model öneremez mi, soldaki partiler? Solsuz bir parlamentoya mı gidiyoruz? Sol bacağı aksayan bir demokrasi, hele AB sürecinde yürür mü?
Sağ iktidar, sol iktidar ne yapabilir tartışmasının küresel ekonomide sınırları hayli daraldı. İktisat politikaları açısından baktığınızda fazla bir seçenek yok. Sermayeye güven vereceksiniz, o da gelecek yatırım yapacak. Dünya Ticaret Örgütü, Fikri Mülkiyete İlişkin TRIPS Düzenlemeleri, Türkiye gibi ülkelerde IMF'nin dayattığı kısıtlar çok sınırlayıcı. Bu yüzden sağ ile solu ayıran daha çok sosyal politikalar.
Fakat sağ iktidarlar dahi sosyal politikadan vazgeçemiyorlar çünkü bunun riski çok büyük; Polanyi bu gerekliliğin altını çiziyordu.
Kısa dönemde soldaki partiler kutuplaşmayı, dışlanmayı önleyecek ve böylece toplumsal güveni ve refahı yükseltecek politikaları savunmalı.
Devlet sermayeyi düzenlemezse, neden olduğu hasarı tamir etmeye çalışmazsa toplum parçalanmaya başlar.

Devletin tümüyle ortadan çekilmesi 'hayalet devlet' olmaması gerekiyor, öyle mi?
Devlet somut olarak varlığını gösteremiyorsa toplumdaki kırılmaları tamir edemiyorsa, büyük çöküş yaşanır. Devletin hareket kapasitesini kazanması şart. Aksi takdirde toplumsal kutuplaşma çok yıpratıcı olur.

KİMDİR?

Yale Üniversitesi'nde lisans çalışması yapan Prof. Dr. Çağlar Keyder, Berkeley'de University of California'da Ekonomi Tarihi alanında doktora yaptı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde ders veren Keyder, şimdi Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev yapıyor. Tarihsel Sosyoloji, Kent Sosyolojisi, Ekonomi Politik, Sosyal Politikalar ve Hukuk Sosyolojisi alanlarında çalışmaları bulunan Keyder, 1998'de Prof. Dr. N. Mustafa Parlar Eğitim ve Araştırma Vakfı'nca verilen bilim ödülünün sahibi oldu.




SİYASET
Devlet olmazsa toplum çöker
Biz ebediyen kardeşiz
PKK bu noktaya 12 Eylül ile geldi
Arslan'ın sözleri daha çok tartışılır
Pamuk: Devletin savcısı değişmedi






Taha AKYOL
Hüsnü Mübarek ve İsmet Paşa
Mısır tarihinde "çok adaylı ilk seçimler" 200...
Fikret BİLA
Demirel: 12 Eylül de bizim, ders çıkarmalıyız
Bugün 12 Eylül'ün 25. yıldönümü. Aradan 25 se...


 AB Ulusal Programı (Giriş ve Siyasi Kriterleri)


 AB - Katılım Ortaklığı Belgesi
 Kopenhag Kriterleri

© 2005 Milliyet