|
"Sol" kavramı cacıklaştığında, "değişim"in çarkları affetmez...
Fenerbahçe-Milan gibi gece maçları saat 24'e doğru bittiğinde, ertesi sabah gazeteler Köyceğiz'e geç geliyor.
Geç geliyor ama yine geliyor. 1932'de gazeteler Edirne'ye bir hafta sonra gelirdi. O tarihlerde Köyceğiz'e belki de hiç gelmezdi.
73 yılda yapılan aşamayı küçük görmeyelim.
Neden küçük görmeyelim?
Kendimizi beceriksiz ve başarısız bulmamak için küçük görmeyelim.
Kendimiz kimiz?
Hem çağdaşlıkla, yani 21'inci yüzyılla bütünleşmek isteyen; hem de yeterince bütünleşemeyen ve daha hızlı bütünleşmeye kalktığımızda, darma duman olacağımızdan korkan Türk ve Müslümanlarız...
***
AB Daimi Temsilciler toplantısı; Türkiye'nin vaktiyle Avrupa Topluluğu ile imzaladığı Gümrük Birliği anlaşmasını, -Topluluğa yeni katılan üyeler nedeniyle- genişletir ve yeni bir "ek protokol" daha imzalarken; imzalanan yeni "ek protokolün" yeni üyelerden Güney Kıbrıs Rum Devletini içermediğine dair yaptığı resmi açıklamaya, "deklarasyon"a; yanıt niteliğinde bir açıklama, "deklarasyon" yayınladı.
* * *
Bir yığın ıvır zıvır, diplomatik kemküm falan...
Güney Kıbrıs Rum Devletine bazı avantajlar tanır da; AB'ye tam üyelik görüşmeleri alabildiğine uzarsa; KKTC ile ilgili diplomatik pazarlıklarda hem elimiz zayıflar, hem de bir güzel kazık yemiş oluruz kayggıları falan filan fesmekan...
***
Kazık yemek, yahut yememek...
Kazık yemenin ölçüsü ne?
Yeni öğretim yılında okulsuz kalan öğrencilerle, öğretmeni bulunmayan okullar mı; yoksa Kıbrıs Rum Devletine deniz ve hava limanlarımızı açtığımız tardirde, KKTC üstündeki ambargoların yine de kalkmaması mı?
Ayrıca kazığı kim yiyecek?
Muhalefetin sertleşerek, KKTC'yi satmakla suçlayacağı Başbakan Tayyip Bey mi, yoksa Çine ilçesinin otoyollar kıyısındaki köftecileri mi?
***
Şimdi gelelim bu kadar kavram ve kazık yeme korkusundaki karmaşanın nedenlerine...
Şayet bir toplumda "sol" kavramı; kökleri, yüzlerce yıllık tarihsel bir değişimden beslenen bir çınarlaşma içinde değilse; orada ne ekonomik bir saydamlık yeterince yaygınlaşır, ne politik söylemlerle çatışmalar, bir tutarlılık gösterir...
***
"Sol" ne demektir, "sol"un anlamı nedir?
1- Fransız siyasal tarihi, kendi toplumsal yapısının 3 ayrı kesimden oluştuğu inancı üstünde biçimlenmişti:
a) Kilise
b) Aristokrasi
c) 3'üncü takım denilen halk kesiminin kentleşmiş olanları, yani burjuvazi...
2- Fransız Sarayı, önemli kararlar alma gereğini duyduğunda, kendi toplumsal yapısını oluşturan her 3 kesimden birer temsilciyle, birkaç günlük bir toplantı yapardı.
3- Aristokratların temsilcisi, Kral'ın "sağ"ında, burjuvaların temsilcisi "sol"unda, Kilise'nin temsilcisi de karşısında otururdu. Kral'ın sağ tarafı, sol tarafından daha itibarlı sayılırdı.
4- Kral 16'ncı Louis de, Hazine'de para kalmadığı ve yeni vergiler salmak gerektiği için; bir formalite niteliğinde olan, 3 değişik kesimin temsilcilerini toplamıştı. Toplantı 1-2 gün sürecekti.
5- Kral'ın "sol" tarafında oturan halk, yahut burjuva temsilcisi; 3 kişilik "Sınıflar Meclisi"nin, gelip geçici olarak değil, sürekli olarak toplanmasını ve Kral'ın her alacağı kararı Meclis'e danışmasını istedi.
* * *
Fransız Sarayı'nda, Kral'ın solunda oturan halk temsilcisi, "statüko"ya karşı, yepyeni bir "değişim" öneriyordu.
Fransız İhtilali'yle birlikte ortaya çıkan yeni siyasal yapılanmalarda, "mevcut düzenin - statüko'nun", halk lehine değiştirilmesini isteyen siyasal kuruluşlarla, onların destekçilerine "solcu" dendi.
Parlamentolarda, solcu siyasetçiler; yüzü parlomantoya dönük Parlamento Başkanı'na göre, toplantı salonunun sol tarafında oturmaya başladılar.
***
21'inci yüzyılda "politika" ile "bilim" çatışmaya başladı.
Bilimsellik, ekonomik açıdan evrensel bir saydamlaşma doğrultusunda bakıyor "yer"yüzüne...
"Politika"; 200 ülkede, iktidarda nasıl kalınacağı, yahut iktidara nasıl gelineceği açısından ve "milli çıkarlar" gerekçesine dayanarak değerlendiriyor olayları...
"Politika"da, "kapalı kapılar arkası" var; "bilim"de, "kapalı kapılar arkası"nın "saydamlaşması" var...
***
Solcu musunuz?
Yani efendim, eski demagojik söylemlerin sürüp gitmesini isteyen "politik bir statükodan" mı yanasınız; yoksa iletişimle ulaşımın alabildiğine hızlandığı bir çağda, bilimsel bir saydamlaşmadan mı yanasınız?
***
Türkiye henüz böylesi bir değişimin, beyinsel alfabesinden bile çok uzak...
O zaman Türkiye'ye uygun bir rota saptamak gerekiyor...
Türkiye'de yaşayanların daha hızlı çağdaşlaşması anlamında "olabilenden yana" ve "olması gerekene dönük" bir strateji, sol'un rotası olabilir...
***
Sol'un rotası; iktidara gelmek değil, kim iktidara gelirse gelsin, vazgeçilmez bir kurumsallaşma olduğunda; ne kimse polis zoruyla mahkemeye götürmeye kalkar Orhan Pamuk'u, ne bazı gönüllerde askeri darbe özlemleri yeşerirmiş gibi olur, ne de Papa'nın ziyareti, baş edilmez bir sorun olarak göbeklenir...
***
Böyle bir rota keskinleşemediğinde...
Değişimin hızı artan çarkları, beklenmedik cezalar vermeye başlar...
c.altan@prizma.net.tr
|
|