|
 |
|
|
12 Eylül neler getirdi?
Demokrasi, örgüt ve asıl önemlisi gelenek demektir. Tarih şuuru olmayan ve örgütsel dayanışmayı teşkil edemeyen demokrasilerin 12 Eylül örneğindeki gibi dönemlerde dayanamayacağı açıktır
Fax: (0312) 427 20 64
12 Eylül 1980 sabahı sadece Türkiye'nin değil, Avrupa ülkelerinin televizyonlarında da kısa aralarla sürekli olarak darbe haberleri ve röportajlar veriliyordu. En çok göze çarpan ve tekrarlanan manzara; Anıtkabir'in merdivenlerini muhtemelen bir 30 Ağustos sabahı tırmanan generaller ve subaylardı. Bu şatafatlı manzara ile Türkiye askeri bir devlet ve toplumun ülkesi olarak gösteriliyordu. Avrupa'daki Türk işçileri ve gençlerle yapılan röportajlarda herkes "Geç bile kaldılar" diyordu. Sonradan ve rejimi çok tenkit edecekler dahil, başlangıçta karşı görüşe pek yer vermiyorlardı. Anlaşılan bu darbe istikrar için ilk anda hoş karşılanmıştı.
1980'ler için sert sayılan bir uygulama siyasi partilerin kapatılması ve Millet Meclisi ile Senato'nun dağıtılmasıdır. Liderler ise bir Deniz Kuvvetleri üssü olan Hamzakoy'da hakikaten misafir edildiler. 1960'larda Yassıada anıları herkesin hafızasına kazınmıştı ve Türkiye politika topunun yuvarlak olduğunu anlamıştı. Bu kısa dönemden sonra Bülent Ecevit anlaşılan geçmişin bir muhasebesini yaptı ve gelecek için yeni bir strateji ve politika saptadı. Başta partisinin merkez karar kurulları, hatta il örgütleri ve tabii milletvekili ve senatörleriyle, partili belediye başkanları ve eski bürokratlarıyla ilişkiyi tamamen kopardı; kendisini arayanları da kabul etmedi. Süleyman Demirel ise aksine partili partisiz, eski dostları kadar muhaliflerine de kapılarını açmıştı. Anlaşılan ulusal demokratik cephe başkanlığını benimsemişti. Bir olay hatırlıyorum; İstanbul eski milletvekili Çağlayan Ege, Ecevit'e ulaşamayınca Demirel'in kapısını çalıp uzun uzun dertleşmişti.
Özlük hakları sınırlandırıldı
Aslında Türk siyasetini götürenlerin yalnızlığı ve temelsizliği açığa çıkmıştı, politikacının bu gibi zamanlarda genel başkanından başka arayacağı, başvuracağı, temasa geçip istişarede bulunacağı ve birlikte hareket edeceği zümre ve kurumlar yoktu. Türk demokrasisinin yapısal zaafı o günden bugüne giderilebildi mi, doğrusu tartışılır. Demokrasi, örgüt ve asıl önemlisi gelenek demektir. Tarih şuuru olmayan ve örgütsel dayanışmayı teşkil edemeyen demokrasilerin bu dönemlerde dayanamayacağı açıktır.
12 Eylül üniversitelerin hepsine, 12 Mart'ta Orta Doğu Teknik Üniversitesi'ne yaşatılanları yaşattı. Üniversiteden uzaklaştırılanlar soruşturmaya ve mahkemeye tabi tutulmamıştı. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi ve asıl önemlisi Eskişehir Anadolu Üniversitesi bu dönemde kadrolarını muhafaza eden kurumların başında gelir. Siyasi hayatın süpürülmesi, bir müddet sonra ehliyetsiz ve yerden bitme siyasi kadroların oluşturduğu partileri yarattığı gibi; Anadolu'da sayısız üniversite açılmasına rağmen, üniversiteler de bir daha düzelmesi zor sakat bürokratik yapılara girdiler. Bunu YÖK sistemi mi yarattı? Cevabın evet olması kolaycılıktır. Maalesef İstanbul Üniversitesi'nin şark usulü kürsü geleneği ve biz hocaların içindeki idarecilik ve mevki düşkünlüğünün de bu ucube sistemin doğmasında payı büyüktür. Üniversitelerde ön planda özlük hakları üzerinde sınırlamaya gidildi, terfi edemeyen hocaların hepsi bir müddet sonra terfi ettirildi. Fakat özlük hakları sorunu bütün üniversite camiası ile YÖK'ü karşı karşıya getirdi.
Aydınlar diyaloğa girdiler
İlk iki-üç hafta içinde rayından çıkan asayiş şaşılacak bir süratle düzeldi. Fakat ondan sonra Milli Güvenlik Konseyi Başkanı Orgeneral Kenan Evren ve konsey üyelerinin demeçleri hoşnutsuzluğu artırdı. Bu dönemde ilk defa Avrupa basınında ve siyasi çevrelerde oluşan muhalefete Türkiye'deki aydınlar da destek verdi ve Aydınlar Dilekçesi gibi bir hareket; bazı ilgisiz kimselerin imzasının alınması ve bazılarının gülünç gerekçelerle imzalarını çekmesine rağmen, Batı Avrupa çevrelerinde de destek gördü. Devleti yönetenlerle sağdan sola bütün siyasilerle aydın takımı Kenan Evren'le karşı karşıya geldi.
Hâlâ kamu hizmetinden yasaklılar var
İşte burada ilginç bir sağduyu örneği görüldü; pek tasvip edilen bir metin olmamasına rağmen, Anayasa'yı reddetmenin daha büyük sorunlar ve gerilimler yaratacağını gören halk yüzde 92 oranında Anayasa'ya "evet" dedi. Oysa 1961 Anayasası'na verilen evet oyları çok daha düşüktü, 20 yıl içinde Türkiye halkı daha uzlaşmacı ve adam sendeci bir tutum benimsemişti, pek haksız da değildi. Nihayet Türkiye'nin geleneği askeri yönetimi beklenen eyleme götürdü; siyasi partiler kuruldu ve 1983'te genel seçim yapıldı. Bundan önce Anayasa gereği Milli Güvenlik Konseyi üyelerinin siyasi dokunulmazlığı sağlanmıştı ve Orgeneral Kenan Evren de cumhurbaşkanı seçilmişti.
12 Eylül darbesi için söylenecek çok şey var; Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminde bütün gürültüsüyle yönettiği iktisadi politikanın acılı kısmı yani banker iflasları bu dönemde onun başbakan yardımcılığına rastlar. Sıkı iktisadi politikaların verimli ikinci safhası ANAP'ın ihtişamını hazırladı. Türkiye'nin siyasi hayatının kendilerine pek sorulmadığını gören sağ ve sol aydınlar bu dönemde bir diyaloğa girdiler. Askeri rejim çok açıktır ki sağı da solu da hizaya getirmek niyetindeydi. Ülkücü gençler de hapishanelere kondular ve idam cezasıyla cezalandırılanlar oldu. Sol ve sağ gruplar içinde halen kamu hizmetinden yasaklı geniş bir zümre vardır. 12 Eylül harekatı tasvip görmedi ama Türkiye'nin zaafları dolayısıyla kaçınılmaz bir tarihi olay olduğunu kabul etmek zorundayız.
|
|
|

|