|
Çöp bidonlarıyla verilen sevimli konser...
Bir yığın acıklı, bir yığın anlamsız, bir yığın şamatalı, bir yığın ilkel görüntü ve yave arasında, bir tatlı kaşıklık insancıl zerde lezzetleri de oluyor.
Geçen hafta İstanbul'da temizlik işçilerinin, çöp bidonlarının kapaklarını tempolu vuruşlarıyla verdikleri ortak konser bunlardandı.
Sarı görev giysileriyle temizlik işçilerinden bir bölümünün, arkadaşlarının çöp bidonlarıyla yaptıkları tempolu bateri gösterisine, ellerindeki uzun saplı süpürgelerle sağa sola dönerek hep birlikte ayak uydurmaları; bir ömür akılda kalacak bir güzellikteydi...
Belediye işçilerinin show'unu TV ekranlarından izlerken, Hıncal Uluç'un da mutlu gülücükleriyle gösteriyi kaçırmamış olduğu takıldı gözlerime; genç işçilerin sanatsallığı, siyasal liderlerin ilgisinden yoksun kalmışsa bile, ünlü bir dostun alkışlarından yoksun kalmamıştı.
***
Sevimli konseri TV'ye yansıtan genç bir sunucu, oradan gelip geçen vatandaşlara da mikrofonunu uzatarak, temizlik işçilerinin gösterisi hakkındaki görüşlerini soruyordu.
Ciddilik kokan erkek bir vatandaş:
- Eğlenceye dalarak, asıl işlerini unutmasınlar, türünden bir şeyler söyledi.
***
Ah bu ciddiyet, ah bu esprisiz manga onbaşısı tavrı ve tafrası...
Bendeniz 4 yaşımdayken, aşırı bir ciddiyet modeli olan dedem Tatar Hasan Paşa, bana ille de çarpı cetvelini ezberletmeye taktırmıştı aklını.
Ve bir seferinde "7 kere 3"ün ne ettiğini bilemediğim için de; bacaklarımdan tuttuğu gibi beni, ikinci katın penceresinden, aşağıdaki tulumbanın mermer yalağına doğru tepetaklak sarkıtmıştı.
Bir yandan da, öfkeyle kükreyip duruyordu:
- Sen bu kafayla ancak çöpçü olursun.
***
Hâlâ daha "7 kere 3"ün ne ettiğini, şıpın işi yanıtlayamam ve tuhaf bir yakınlık duyarım uzun saplı süpürgeleriyle sokaklarda hayatlarını kazanmaya çalışanlara...
Geçen hafta İstanbul'daki temizlik işçilerinin verdikleri konser de, o kadar hoşuma gitti ki; neredeyse yıldızlara karşı bir el sallayasım geldi 1750'lerden sonra evrensel bir bayrak olmuş Jean Jacques Rousseau'nun ruhuna...
Günümüzde de gitgide daha çok ön plana çıkan "insan hakları" konusuna, akılcı bir tutarlılığın ilk büyük projektörlerini doğrultmuş olan saygıdeğer Rousseau'nun, işte vazgeçilmez saptaması:
- İnsanlar özgür ve eşit doğar...
***
Türkiye'yi, ince bir elekten geçirmeye kalktığınızda; henüz daha 17'nci - 18'inci yüzyılların "Aydınlanma çağı"nı dahi özümseyememiş olduğumuz gerçeğiyle burun buruna gelinir.
Örneğin ne evlere hizmete gelen emekçiler kimsenin kölesidir, ne lokantalardaki garsonlar, ne de taksi şoförleri...
Belirli bir bedel karşılığında, hizmet sektörü insanlarının kendileri değil, sadece servisleri satın alınmada...
Gelin de bir aşiret beyine, yahut bir bürokrata, yahut da "ben kimim biliyor musun?" havalarında dolaşan pırlantalı bir nazenine; "insan hakları" açısından bir çöpçüyle, bir hizmetçiyle, bir gece bekçisiyle eşit olduğunu anlatın...
Zor anlatırsınız.
***
Önceki akşam Ahmet Hakan'ın CNN Türk'te yeni başlayan "Tarafsız Bölge" programında konuk olarak Murat Belge vardı.
Tatavacılıkla cehalet ve şarlatanlık kokteylinin bittiği yerde başlayan, az sayıdaki çağdaş ve ilgilendiği alanlarda tırnaklarının ucuna kadar donanımlı değerlerin; sadelik imbiğinden en süzülmüş olanıdır Murat Belge...
Ahmet Hakan kendisine, Ermeni soykırımı hakkında Boğaziçi Üniversitesi'nin toplamayı kararlaştırdığı konferansın, mayıs ayında ağır siyasal hakaretlerle engellenmesinden sonra, birkaç güne kadar yeniden gerçekleştirileceğiyle ilgili görüşlerini soruyordu.
Ve sadelik imbiğinden, bilimselliğin evrensel kriterlerine dayalı yanıtlar süzülüyordu.
***
Gerek üniversiteler, gerek bilim, sanat ve yazı adamları; hoparlörlüğünü yapmakla mı yükümlüdürler devlet politikalarının?
Devlet politikaları, yerel ve siyasal dokulu bir iç yönetim örgütlenmesinin benimsediği ve davranışlarıyla söylemlerini de ona göre ayarlayıp sürdürdüğü, geçici sanal haritalardır.
Üniversiteler ise, adı üstünde "evrensel", yani insanlığın bilimsellikle örgülenmiş ortak kurumlarıdır.
Sanat ve yazı adamları da; yalnız vatandaşı oldukları devletin değil, tüm insanlığa ait ortak bahçelerin bahçıvanlarıdır.
***
Türkiye'de Hazine'den geçinmeliler egemenliğine dayalı, oligarşik bir yapının "değersiz önemliler" kadrosu; kolayından algılayabilir mi, aslında hiç de önem vermediği "değerler" kadrosunun, evrensel nitelikteki katkı ve yaratıcılık titizliğini?
***
Gelip gelip, kementini daha da daraltarak karşımıza dikilen sorunları, 90 yıldır çözümsüz bırakmışlığın vebali kimlerin boynunadır? Hazine'den geçinmeli saltanat tayfasının mı; yoksa ikide birde tırpanlanmış olan bilim, sanat ve yazı adamlarının mı?
***
Jean Jacques Rousseau döneminde, 15. Louis'nin mutlak monarşisi egemendi Fransa'da. Devlet politikasının hoparlörlüğünü mü yapıyordu Rousseau'lar, Voltaire'ler, Diderot'lar, Montesquieu'ler?
"Çağdaş uygarlık" diye, çırpınıp yırtındığımız yüksek düzeyler, devlet politikaları sayesinde değil; düşünürlerin, bilimcilerin, yazarların sayesinde pekişti...
***
Boşverin, kendi kendimizi yine alevlendirmeyelim.
Sokaklarda fıkırdayan ilkellik kazanlarıyla, ilkokullara kadar inmiş uyuşturucu salgınları ve başta özel hastanelerle büyük marketler olmak üzere 830 bine ulaşmış kaçak elektrik karmanyolacıları arasında; çağdaş uygarlık düzeyiyle bütünleşmiş tek gösteri, İstanbul'daki temizlik işçilerinin sevimli konseriydi...
Enseyi karartmamak için, o kadarı dahi yetebilir anlayana...
c.altan@prizma.net.tr
|
|