|
Karşı kıyı
Önce bir büyük bataklık vardı. Sazları, dikenli garip çiçekleri, kocaman kanatlı böcekleri, derinliklerinden zehirli renkler yansıtan, yeşil bulanık sularıyla büyük bir bataklık...
Bataklığın bir kıyısında; yeni doğmuşları, emekleyenleri, henüz yürüyenleri, okula gidenleri, okulu bitirenleri, kızları, erkekleri, bekârları, evlileriyle; her dilden ve her renkten, yaşı henüz çürüklük yaşına varmamış, yığın yığın insan kaynaşıyordu; milyonlarca insan, milyarlarca insan...
Hepsi de çürüklük yaşına basmadan önce, yolunu yordamını bulup bataklığın gözle görülmeyen öteki yakasına geçmeye uğraşıyorlardı. Çünkü çürüklüğe uğrayanlar, karşıya geçme şanslarını yitiriyor ve yavaş yavaş bataklığın bir parçası oluyorlardı. Ve bataklık, umut sınırının sonuna gelip dayanmışlarla birlikte, onları da içine alarak gün günden daha büyüyordu.
***
Bazıları:
- Ben bataklığın öteki yakasına yüzerek geçeceğim, diyorlardı. Soyunup sazlıkların ve kocaman kanatlı böceklerin arasından, derinliklerinden zehirli renklerin yansıdığı yeşil ve bulanık sulara dalıyorlardı. Bir süre yüz yüze gidiyor gibi görünüyorlardı, sonra gözden kayboluyorlardı. Ayakkabılarıyla giysileri, bataklığın kıyısında kalıyor, bir daha hiçbirinden ses seda çıkmıyordu.
***
Gerçekten varabiliyorlar mıydı karşı kıyıya, yoksa boğulup gidiyorlar mıydı yeşil ve bulanık suların hiçbir şeyi göstermeyen karanlıklarında, kimse bilmiyordu.
Bazıları suya girdikten sonra, hemen geri dönüyor:
- Yok, diyorlardı; yüzerek geçmek olanak dışı, ben uçarak geçmeye çalışacağım.
***
Bataklığı uçarak geçeceklerine inananlar, durmadan kendilerine kanatlar yapmaya uğraşıyorlardı. Nasıl bataklığı kıyısından dolanarak geçeceklerine inananlar da, durmadan kendilerine bir yol açmaya uğraşıyorlarsa...
***
Bir de bataklığı kurutmak için çabalayanlar vardı. Onlar da, kazma ve küreklerle kanallar açıp, bataklığı boşaltırlarsa; karşıya daha çabuk geçecekleri kanısındaydılar. Bir bölümü eğile doğrula, kan ter içinde kanallar kazıyor; bir bölümü, canı daha tez olduğu için, kovalara yapışmış, bataklığın suyunu, daha ötelere taşıyıp döküyor ve boş kovalarla tekrar geldiği yere dönüyordu.
***
Bu arada yaşı çürüklüğe varanlar, azar azar bataklığın parçası olmaya başlıyor ve bataklık, her geçen günle usul usul biraz daha genişliyordu.
Kimse bataklığı; yüzerek mi, uçarak mı, dolanarak mı, kurutarak mı geçmenin daha sağlıklı ve gerçekçi olduğunu bilemiyordu.
Ve bunların dışında, karşıya geçebilmek için, beşinci bir seçenek de yoktu.
***
Herkes kendi yeğlediği yöntemin daha geçerli olduğunu savunuyor; savunmalar sık sık tartışmaya, tartışmalar da sık sık kavgaya dönüşüyordu.
Uçmak için kanat yapmaya çalışanlar, bataklığı kurutmaya uğraşanlarla; yüzerek geçmekten yana olanlar, kıyıdan bir yol bulmaya çırpınanlarla; zaman zaman kıyasıya dövüşüyorlar, havada kazmalar, kürekler, kanatlara yapıştırılacak tüyler, kıyıda çıkarılmış pantolonlar, pabuçlar karman çorman savrulup uçuşmaya başlıyordu.
***
Yüzmekten yanayken, düşüncesini değiştirip uçmaktan yana olanlar; uçmaktan yanayken, kıyıdan bir yol bulmayı benimseyenler; kıyıdan yol bulmaktan vazgeçip, bataklığı kurutmaya kalkanların arasına katılanlar; oradan oraya sonu gelmez bir koşuşmanın içinde, tam ne yapacaklarını bilemeden, tüketip gidiyorlardı zamanı...
Ve yaşları çürüğe varanlar, önce bir sendeliyor, sonra çöker gibi oluyor; sonra da elleri, ayaklarıyla yavaş yavaş yeşil renkli bulanık bir suya dönüşüyorlardı. Bataklık da, hafif ürpertilerle biraz daha büyüyordu.
***
Kimi son anda bile bir mucizeyle, karşıya uçuvereceğine, yahut kıyıdan bir yol bulabileceğine, yahut bataklığı kurutuvereceğine, yahut sulara atlayıp yüzüvereceğine inanıyordu. Çok kişinin son anda karşıya geçmiş olduğunu söylüyordu bağıra çağıra...
Gözden kaybolanlar, karşıya mı geçiyorlardı, yoksa bataklığa mı karışıyorlardı, kimse bilemiyordu...
***
Biri:
- Benim kanadım biterken sen çaldın, diye bir başkasının üstüne yürüyordu.
Bir başkası:
- Benim bulduğum yoldan sen gelemezsin, diye arkasındakiyle hırlaşıyordu.
Kazmamı sana vermem, küreğimi sana vermem, diye itişip kakışanların haddi hesabı yoktu.
***
Kimi sırtına taktığı kanatlarıyla uçar gibi oluyor, ötekiler "Uçuyor, uçuyor" diye bağırırken, dizüstü yere yuvarlanıyordu. Kimi kıyıdan bir koşu tutturuyor, sonra aşılmaz bir kayayla karşılaşıp süklüm püklüm geri dönüyordu.
Bazıları da karşı kıyı üstüne düşler kuruyorlardı. Hiç çalışma yoktu orada, acı yoktu, ölüm yoktu. Mevsim hep bahar, rüzgar hep ılık, aşıklar hep mutluydu. Göğüslerde, umutlu ve özlemli bir nefes dolaşıyordu:
- Ah, bir geçebilsek karşı kıyıya, diye...
***
Acaba gerçekten karşı kıyı var mıydı?
Belki vardı, belki yoktu...
Belki karşıda da bir yığın insan, çürüklük yaşından önce, bu kıyıya geçmek için, yüzmeye, uçmaya, kıyıdan bir yol bulmaya, bataklığı kurutmaya çalışıyordu.
Not: 16 yıl önce yazılmış bir yazı... "Şeytanın Gör Dediği"nden...
c.altan@prizma.net.tr
|
|