|
Kitabımı boynumda taşıyorum!
Evet, son kitabımı boynumda taşıyorum! Serçe parmağımdan biraz kısa ve ince, yuvarlak bir tüpün içinde. 450 sayfanın tümü boynumda asılı, öyle dolaşıyorum.
Ne olur ne olmaz, kaybolur diye belki de.
Görgüsüzlük mü yoksa?..
Ama kimse bilmiyor ki onun içinde kitap olduğunu. Sadece sorana söylüyorum, eğlence olsun diye...
Yirmi yıl öncesi gözümün önünde. İlk kitabım, Tank Sesiyle Uyanmak'ı el yazısıyla yazmıştım 1986 yılında.
Tam dört büyük klasör!
Kıbrıs'a gidecektim, son bir kez okumak ve düzeltmek için. Korktum, ya kaybedersem, ya deniz kenarında çalışırken sayfalar birden rüzgârda havalanır, denize doğru uçuşurlarsa diye...
Cumhuriyet'teydim o tarihlerde.
Bir akşam, Genel Yayın Müdürlüğü forsunu kullanıp iki tane fotokopi makinesini ayarladım. Teleks merkezinden Tosun'la Zülkani'ye dört klasörü verdim. Hiç unutmam, saatler sürmüştü fotokopi işlemi...
Şimdi boynumda 450 sayfa!
1 kilo 30 gram ağırlığındaki bilgisayarımda yazdım. Üstelik her mekânda, kucağımda da, masada da, uçakta da, kahvede de, deniz kenarında da yazdım.
İlk faks makinesini 1978'de Washington'da görmüştüm. Amerikan Kongresi'nde, bir senatörün ofisinde sekreter hanım:
"Buradan sayfayı koyarsın, New York'ta aynısı çıkar" diye anlatmış, şaşkın şaşkın dinlemiştim. İstanbul'a döndüğüm zaman gazetedeki arkadaşlarım da benim hayretimi paylaşmışlardı.
Faks sanıyorum 1980'li yılların başlarında geldi Türkiye'ye. İstanbul'la Ankara'ya birer makine koymak için başyazarımız Nadir Nadi'yi ikna etmem biraz zaman almıştı.
1985 yılıydı.
Başbakan Özal'ın Japonya gezisini izlemiştim. Bizde faks olmadığı için bütün yazılarımı telefonla yazdırmak zorunda kalmıştım. İstanbul'a dönünce, telefon faturalarını Nadir Nadi'ye göstermiş, bu sayede fakslar için onayını almıştım.
1986 yılı olmalı.
Başbakan Özal'la İskenderun Körfezi'nin üzerinde helikopterle uçuyoruz. Güneri Cıvaoğlu ve Yavuz Donat da var.
Özal, Yavuz'a dönüyor:
"Oğlunla konuşmak ister misin?"
Yavuz şaşırıyor. İskenderun Körfezi'nin üzerinde uçarken Amerika'da okuyan oğluyla telefon görüşmesi yapmak! Özal, "Söyle numarayı!" deyip araba telefonuna benzer bir cihazdan numarayı çeviriyor.
Yanıt alınca da:
"Oğlum, ben Başbakan Özal, babana veriyorum!" diyerek telefonu Yavuz Donat'ın eline sıkıştırıyor, muzip muzip gülerek...
1974 yılıydı.
Bonn'a gitmiştim, CHP lideri Ecevit'i izlemeye.
Otele gelir gelmez önce tabii telekse koşturmuştum. Ama kumluydu, İstanbul düzgün alamıyordu haberi. Odama çıktım, telefona sarılıp santrala yazıldım.
Sonra bekle Allah, bekle.
1 saat, 2 saat, 3 saat...
İstanbul bağlanmak bilmiyordu. Saatler geçti, makine döndü, haber de elimde kaldı. Hatlar kötüydü, telefon bağlanamıyordu.
Aradan on, on iki yıl geçti.
Özal'la Güneydoğu'ya gidiyoruz. Uçakta konuştu. Çok iyi haber ve yorum malzemesi verdi.
İyi de nasıl yazdıracaktık?
Git git bitmiyordu yol. Baraj temeli atacaktı Başbakan. Ama bizi de zaman sıkıştırıyordu. Otobüsün ön tarafına Özal'a haber gönderiyorduk. Oralı olmuyordu. Arkaya dönüp el kol işaretiyle merak etmeyin yapıyordu.
Sonunda dağ başında durduk. Özal, "Gidin, işte orada telefonlarınız!" dedi eliyle göstererek.
Kocaman beyaz çanak antenler!
Önünde uzun bir masa, üstünde bir sürü telefon. Çevirdik, evet gazete karşımızdaydı, tık diye çıkmıştı.
Özal böyle sürprizleri severdi.
Bilgisayarlaşma henüz yoktu.
Gazete sayfaları bir zamanlar kartondan matrislerle gönderilirdi Ankara'ya, İzmir'e, Adana'ya. Kötü havalarda uçaklar kalkmayınca, en iyi, en hızlı şoförlerimize kalırdı gayret. Sayfaları bagaja koyup gazlardı bizim isimsiz kahramanlarımız, Ankara'ya en önce girebilmek için...
Yıllar geçti, bir tıkla gazete sayfaları matbaalara gönderilmeye başlandı.
Arkasından cep telefonları...
Ne güzel teknoloji devrimi!
Hayatı kolaylaştırıyor mu?..
Boynumda taşıyorum son kitabımı. Serçe parmağımdan biraz ince ve kısa, yuvarlak bir tüpün içinde 450 sayfanın hepsi...
İyi pazarlar!
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|