Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 08 Ekim 2005 / Cumartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Bekleme odasında hareketli bir 40 dakika

Bekleme odasında 40 dakika geçirdim, feleğim şaştı. İşi gereği bütün gün o muayenehanede bulunan sekretere ve doktora Allah kolaylık versin

igursoy@milliyet.com.tr

Kapıdan içeri giriyorum, sinir olduğum galoş giyme merasimi başlıyor. Eminim lazımdır, yoksa neden tüm muayenehaneler ve tıbbi kurumlar bunu zorunlu kılsınlar, di mi? Ama ne yapayım, canım sıkılıyor. Zaten şişman olduğum için (estağfurullah, şuna "taşımamam gereken ağırlıkları taşıyorum" diyelim) eğilmek bir dert. Sonra o büzüşmüş lastiği açıp ayağının burnunu o bölgeye denk getirmek ayrı dert. Tek ayak üstünde çorap giyer gibi bir vaziyetteyken bekleme odasındakilerin bakışlarının yarattığı stres apayrı bir dert. Şu ramazan gününde Allah muhafaza, galoş giymeye çalışırken düşüversem tamamdır. Doktorun en unutulmaz ziyaretçisi olacağım kesin.

Aşıları bir güne toplamış
Ben bu zorlu görevi yerine getirmeye çalışırken, küçük bir kız da bana bakıyor. Burası bir çocuk doktoru muayenehanesi; hepimiz sempatik ve sevecen olmalıyız. O yüzden küçük kıza bir gülüş fırlatıyor, önüme karımı ve çocuğumu katarak, bekleme salonuna doğru ilerliyorum. O gün doktorun aşı günü. Aşıyı doktor olmayacak tabii, yapacak. İğne vakti gelen çocukları tek bir güne toplamaya çalışıyor. O da haklı tabii. Her gün bir-iki çocuğun ağlamasını duymak yerine, 50 çığlığı bir günde alıp halletmeyi tercih ediyor herhalde. Muhtemelen akşam eve gittiğinde kendine gelmesi ertesi sabahı buluyordur. Benim o bekleme salonunda 40 dakikam geçti, bu konuyu yazacak sükunete dört günde ancak erişebildim.

Emir niyeti bozdu, kaçacak
Batu'nun sırasının gelmesini beklerken etrafa bakıyorum. Yedi yaşında gibi görünen Evrim ile ondan iki-üç yaş küçük kardeşi Emir (bunlar asıl adları değildir, kendime göre kurduğum bir sistem ile gerçek adlarından devşirilmiştir) ortalıkta geziyor, o yaştaki iki erkek kardeş ne yaparsa onları yapıyorlar. Evrim aşıdan az önce çıkmış, kardeşini "Bundan sana da yapacaklar" diye korkutuyor. Emir önce inanmıyor, sonra inanması gerektiğini anlıyor, feci halde korkuyor ve kapıya doğru yöneliyor. Niyeti bozdu, kaçacak! Sekreter çevik bir hareketle yerinden fırlayıp üst kilidi çeviriyor. Emir acıklı sona doğru yaklaştığını düşünürken babası müjdeyi veriyor: "Haydi gidiyoruz."
Batu (oğlumdur, bu yazıda gerçek adını kullandığım tek küçük kişidir) bulunduğu her ortamda olduğu gibi yine en küçük kişi görüntüsünde. Onunla bu dalda yarışabilecek tek bebek var, annesinin kucağında duruyor. "Evet, Büşra içeri" anonsuyla birlikte Büşra'yı 20 dakikadır kucağında tutan hanımefendi balkona doğru sesleniyor: "Abla, Büşra'yı çağırıyorlar." Anlıyoruz ki, anne o değil. Anne balkonda sigara içip sohbet ediyor. Büşra bakıcısının kucağında. Anne doktorun yanına giderken de bebeğini almıyor, önden odanın yolunu tutuyor. Ben kötü niyetli bir adam değilim. "Anne ya ağır biçimde griptir ya da beli sakattır" diyorum, meseleyi uzatmıyorum.
Çocuklardan Furkan oyuncak arabanın içinde debelenirken şöyle bağırıyor: "Baba, bunun şeyi çıktı." Kastettiği şey direksiyon. Baba dönüyor, bir saniye bakıyor, sırıtıyor ve kafayı çeviriyor. Çocuğu o yaşta olanlarda çok sık görülen bir şey bu: Kayıtsızlık. Örneğin restoranda bir çocuk masaların arasında koşturarak ortalığı birbirine katar, siz çocuğu derdest edip iki kolundan tutarak hafiften bir sarsmak istersiniz ama annesi o yöne bile bakmadan şöyle der: "Ada, lütfen oğlum."

"Bir daha gelmeyeceğim"
Bu arada Burak yaklaşık bir metre yüksekliğinde, içinde oynansın diye yapılmış evin çatısına çıkmış, aşağıya kaymak için cesaret topluyor. Ben oturduğum yerden kalkma ihtiyacı hissediyorum, Batu'yu kucağıma alıp TV'nin yanına gidiyorum; oradan bir sohbet konusu çıkar da oğluma engin bilgilerimi aktarırım diye. Bakıyorum ki "Gümüş"ün tekrarı var. Konuyla ilgili en ufak fikir sahibi değilim. Dizide oynayan Ekrem Bora'yı sevdiğimi ve saydığımı ama oğlanın henüz tanımasına gerek olmadığını düşünüyorum, gidip yerime oturuyorum.
Bu arada, bahsetmedim diye sanmayın ki "aşı çığlığı" duyulmuyor. Zaman zaman kıyamet kopuyor. Hele bir tanesi dakikalarca ağlıyor ve defalarca "Bir daha buraya gelmeyeceğim!" diye deklarasyon yayımlıyor. Tüm çocuklar anne-babasına dönüp rahatlatıcı bir çift söz bekliyorlar. Hemen yalan mekanizması devreye giriyor tabii: "O ağlayan çocuk aşı olmuyor, başka bir hastalığı var", "O senden çok daha küçük, o yüzden ağlıyor", "Daha aşı olmamış, korkudan ağlıyor" gibi salla salla ipe diz laflar.

Kamil oradan uzaklaşmayı başarıyor
Çocuklardan Kamil çok endişeli. Aslında bir süredir sessiz sakin bekliyor, oyuncak doktor çantasıyla oynamakta, özellikle de enjektörle. Ama "Bir daha buraya gelmeyeceğim" bağırışları belli ki gece rüyalarına girecek. Az önce varlığını bile hissetmediğimiz Kemal iki dakika içinde ağlamaya ve gitme konusunda anne-babayı ikna etme çalışmalarına başlıyor. Ve başarıyor.
Tam o sırada anons geliyor: "Haydi Batu, içeri." Aşı öncesi yalanlar uydurmak için daha vaktimiz olmasına sevinerek giriyoruz içeri.



CUMARTESİ
"Dizi bitse de 'Elif yenge'lik sürer"
Paşaların semti Nişantaşı
Yediğiniz pizzanın nasıl yapıldığını öğrenin
"Yüz naklinden sonra ne kendine benzersin ne diğerine"
Caz şöleni devam ediyor
En moda En yeni
MİNİKLERİN DÜNYASI





Cengiz Eren
İlke Gürsoy
Donatella Piatti
Sarıkız'ın Anıları
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2005 Milliyet