Sık Kullanılanlara Ekle   Açılış Sayfası Yap   İletişim    Kurumsal 11 Ekim 2005 / Salı  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
"Ayrıntıları bırakıp esas mala baksınlar"

Bir aydır Kanal D ana haber bültenini sunan ve çok eleştirilen Mehmet Ali Birand "Benim ee'lerim hep olacak, olmadık yerde de güleceğim. Bunlar ayrıntı. Esas mala baksınlar" diyor. Birand bugün de "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için Kanal D'de ekranda olacak

ASLI ÇAKIR

Mehmet Ali Birand 5 Eylül'den beri karşımıza anchorman olarak çıkıyor. Kanal D ana haber bültenini o sunuyor; daha doğrusu, ee'leri, yorumları, esprileri ile anlatıyor. Tabii sadece saat 19.00'da başlayan ana haber bülteninden değil, tüm Kanal D haberlerden sorumlu.
Daha teklifi kabul etmesiyle ortalık yıkılmış, eleştiri yağmuru başlamıştı. "Sunamaz" diyenler, "Günlük haber başka iş" diyenler... Başladıktan sonra daha ilk haftasında reyting sıralamasındaki yerine bakıp "Bakın, dediğimiz çıktı, dördüncülüğe düştü" diyenler... "Ben de ortalığın böyle yıkılacağını sanmıyordum. Ama biliyor musunuz, hoşuma gidiyor bunlar. Ayrıca zamanla bana alışacaklar" diye rahat, gülümseyerek konuşuyor.
Bugün 15.30'da yaklaşık iki saatliğine Kanal D ekranlarına "gerçekten çok güzel bir proje" için, Milliyet'in eğitim göremeyen kız çocukları için düzenlediği "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için çıkacak olan Birand kampanya ve yayınla ilgili olarak da "Türk toplumu egoistlikten kurtulmaya başladı. Biz de bu hisleri harekete geçiriyoruz. Bütün mesele istemesini bilmek" diyor.

"Risk" alıp ana haber sunmaya başlamanıza şaşırdılar. "Rahatını bozdu" dediler.
Risk almak istedim ve risk aldım. Hiç de pişman değilim. Oturduğum yerde sürekli yaptığım şeyleri tekrar edip emekli mi olacaktım yoksa başarısızlık riskiyle beraber canlı, heyecanlı bir hayat mı yaşayacaktım? Ben canlı hayatı tercih ettim. Başarılı olursam ne âlâ. Başarısız olursam da "Vah vah, demek ki bunu yapamıyormuşum" derim. Dünyanın sonu da değil.

Hayatınız renklendi mi gerçekten?
Evet, hayatım çok renklendi. Çok fazla renklendiği günleri de yaşıyorum. Bir süredir başlayan bir durağanlıktan kurtuldum. Biraz mazohizm de var tabii. Sürekli alkış aldım hayatım boyunca, şimdi zaman zaman yumurta atıyorlar, domates atıyorlar, yuhalıyorlar. Olsun ne olacak? Bu da hayatın bir parçası.

Mutlaka daha önce de size ana haber için teklifler gelmiştir.
Geldi. 1993-1994'te ilk ATV teklif etti. Arkasından Show TV teklif etti. Sonra Kanal D teklif etti. Şimdi tekrar Kanal D...

O teklifleri kabul etmediniz. Şimdi ne oldu?
O zamanlar kendimi hazır hissetmiyordum. Şimdi ne yapacağımı daha iyi biliyorum. Daha çok özgüvenim var. Bir riski aldığım zaman kaybedersem ne olacağım diye kötü rüyalar görmüyorum. Artık "Olmazsa olmaz" diyebiliyorum.

Eleştirilerden biri de günlük haber yapmanın başka bir şey olduğu konusundaydı. Kendinizi seyrettiğinizde farklılıklar görüyor musunuz?
Var tabii yani. İlk haftalarda aşırı dikkatli olduğumu görüyorum. Daha doğal olmam gereken yerlerde olamamışım... Ama bunlar ayrıntılar. "Esas mala bak" demek lazım. Esas mal önemli.

Olmadık yerde gülüyor dendi. Eee'lerinizle bu işi nasıl götüreceğiniz merak edildi.
Benim ee'lerim hep olacak, güleceğim de. Bu ya... Ben bir yemek veriyorum. Beğenirlerse seyredecekler, beğenmezlerse seyretmeyecekler.

"Karım henüz memnun değil"
En acı eleştirmenim Cemre demişsiniz. Karınız nasıl buluyor ana haber bülteninizi?
Daha memnun değil.

Sizce durum ne? Şu anda istediğiniz kıvama geldi mi haberler? Oldu mu, olmadı mı?
Hayır, daha olmadı. Zaman alacak. Ben daha çabuk olabileceğini tahmin ediyordum. Seyircinin çok büyük alışkanlıkları var. O alışkanlıkları kırmak zaman alacak. Haber bültenlerinden çok, sabun köpüğü haberler bekliyorlar. Ekranda hareket bereket olsun, abuk sabuk da olsa olur gibi... Şu anda özel televizyonlar içinde en ciddi haber sunan bir-iki kanal var, onların başında da geliyoruz. Zamanla daha ince ayarlar yapacağım. Ama insanların şundan vazgeçmeleri gerekiyor: "Saddam'la, Putin'le konuşan Mehmet Ali şimdi neden Gamze'yle konuşma durumuna düşüyor?"

Bu düşmek mi ki?
Öyle deniyor. Bu çok yanlış. Benim için emin olun, Gamze, Hülya, Putin kadar değerlidir. Ben Çingene bir müzisyenle de travestiyle de konuşurum. Hiç fark gözetmem.

Herkes Gamze Özçelik röportajını konuştu. Özçelik sizi ekranda azarladı. Sorularınıza laf ettiler. Soru sorarken nelere dikkat edersiniz?
Her şey sorulur. Sorunun aptalı yoktur. Cevabın aptalı vardır.

Benim hatırladığım sorularınızdan biri Tarkan'la olan sohbetinizdendir. Her şey çok iyi gidiyor. O size ısınmış, ortam yumuşak ve siz çat diye ona "Sen gay misin?" diye sordunuz.
O soru sorulmalıydı. Soruş şekli çok önemlidir. Eğer siz gidip suratınızı da biraz ekşiterek "Sen gay misiiin?" diye sorarsanız olmaz. Ya da "Ben sana 'Sen gay misin?' sorusunu sorsam, bu seni rahatsız eder mi?" şeklinde sormak başka bir şeydir.

Milyonlar o sorunun cevabını duyacak. Sorduğunuz bir soru o kişinin kariyerini etkileyebilir. Sizin istemediğiniz bir sonuca da ulaşabilir sorunuz. Başınıza böyle bir şey geldi mi? "Ah, adamı da mahvettim" dediğiniz oldu mu?
Oldu. İçimde hâlâ ukde olan bir şeydir. Hakan Şükür "32. Gün"e çıktı. "Sen hocaefendiyi seviyor musun?" diye sordum. "Evet. Saygı duyarım. Arada bir görüşlerini aldım" dedi. Adamın hayatı iki yıl boyunca kaydı. Çok üzüldüm ona.

"Benim tutkum denizdir"
Özel hayatınızda neler değişti?
Ben son 10 yılın en dolu dönemine girdim. Ama bu böyle devam etmez. Benim tüm hayatım bu değil. Seyahat edeceğim, Amerika'ya gideceğim, konferanslar vereceğim. Benim ailem var.

Haberden başka tutkunuz nedir?
Benim tutkum denizdir. Bir teknem vardır. Karımla beraber kaptanlık yaparız. Dalış merakımız yeni başladı. Bir deniz bir de seyahat etmek yani.

Bu sakalınız ne zamandır var?
Vietnam'da başladı. 1967'de. Sonra da kaldı. Bir kere kestim, çok çirkin oldum, tekrar bıraktım. n

Güneydoğulu kızlar için ekranda

9 Ekim'de (Bugün) "Baba Beni Okula Gönder" kampanyası için yayında olacaksınız. Böyle bir kampanya için ekranda olmak ne hissettiriyor?
Yayını başından sonuna ben götüreceğim. Bu o kadar güzel bir proje ki... Bütün insanların en kıymetli varlığı bir tanedir, o da çocuğudur. Ne malı ne de arabası... Şimdi düşünebiliyor musunuz; çocuğunuzu parasızlıktan okula gönderemiyorsunuz. Bundan daha güzel bir kampanyayı ben düşünemiyorum. Siz insanlara bir ümit veriyorsunuz, o insanların hayatını kurtarıyorsunuz. Onun önünde bambaşka bir gelecek açıyorsunuz.

Bu kampanya bir yandan tüm ülkede bir birlik beraberlik havası da estiriyor.
Tabii, tabii... Türkiye artık güneydoğusunu, fakir insanlarını, imkanı olmayanları düşünmeye başladı. Egoistlikten uzaklaşmaya başladı Türk toplumu. Siz de eğer bu hissi harekete geçirebiliyorsunuz, o zaman zaten veriyor. Bütün mesele istemesini bilmek.

Sizin ekranda bir inandırıcılığınız, samimiyetiniz olduğu herkes tarafından kabul ediliyor. Böyle kampanyalarda daha etkili olacağınıza inanıyor musunuz?
Onu hissediyorum kesinlikle. Bana iyi planlanmış bir proje getirin, ben size para toplarım.

"Lüksemburg'da olacakları biliyordum, o yüzden rahattım"

Siz ana haber bülteni ekibi olarak Lüksemburg'a taşındınız 3 Ekim'de.
Dört kişi gittik Lüksemburg'a. Haber kanalları gibi her dakika haber vermek zorunda değildik. Bu hem avantajımız hem de dezavantajımızdı. Bir yandan haberi biriktirme şansımız vardı ama haber elimize geçtiği anda haber kanalları gibi anında veremiyorduk.

Ama çoğu önemli kararı ilk sizden duyduk.
Yaptığımız yayınla Kanal D haberin gücü ortaya çıktı.

Arkadaşlarınızla birlikteydiniz ama bir yandan da büyük bir rekabet içindeydiniz.
Biraz da "eski dostlar şimdinin rakibi" oldu. Ama ben de onlardan elimdeki malı saklamadım. Bir kere haberi verdiniz verdiniz. Sonra haberin üzerine yatayım demem.

Basın odası nasıldı?
En zor toplantılardan biri oldu. Bir kere Lüksemburglular böyle bir şeye hazırlıklı değildi. Sandviç, kahve, bira ve kolanın ötesinde servis yapılmayan bir restoran vardı. 200 gazeteci bir arada. Onlar bizim sabah girip akşam çıkacağımızı düşünerek hazırlanmışlar ama biz 2 Ekim Pazar günü gece ikide çıktık, 3 Ekim'de de sabah dokuzda girdik, gece üçe kadar oradaydık. Müthiş bir tempoydu. Aç kaldık, uykusuz kaldık.

Gerginlik de artmıştır bunların etkisiyle.
Evet ama gerginlik çoğunlukla gazeteciler arasında değil de Avrupa Birliği diplomatlarıyla yaşandı. Çünkü hep aynı lafları söylüyorlar, bir şey açıklamıyorlardı.

Sizin böyle bir çıkışınız oldu mu?
Yoo, ben biliyordum ne olacağını, o yüzden çok rahattım.



PAZAR
Altın Portakal'ın genç yüzleri
"Uygar insanın hayatında pan flüt de olmalı ezan sesi de"
"Ayrıntıları bırakıp esas mala baksınlar"
Rakiplerden önce birbirleriyle dövüşüyorlar
Cem Yılmaz GİTT'i kapıp gelsin
Erdemli'de yürüdükçe doğa güzelleşiyor
Bitmeyen saygının senfonisi
Eğlenerek öğrenecekler
Futbolda toplam kalite
Mahremiyet hakkı
Şans noktası
Müzeye yakışan kafe
Müzeleriyle St. Petersburg
Sebze yemeden savunma olmaz
Nobel, Zekeriya Beyaz'ın da hakkı
Ne devrim yapabildiler ne de aşık olabildiler
Bizimkiler beni Kitap Fuarı'na götürün!..
Sağlıklı bir bağbozumu





Ahmet Turhan Altıner
Can Dündar
R. Hakan Kırkoğlu
Ali Rıza Kardüz
İlber Ortaylı
Taylan Kümeli
Tuba Akyol
Ülkü Tamer
Yalvaç Ural
Mehmet Yalçın

© 2005 Milliyet