|
 |
|
|
Çadırdaki çocuklar
Ramazan çadırlarındaki kalabalıklarda en çok göze çarpan, annesinin babasının yanına sokulmuş, sayıları azımsanmayacak çocuklar... Çaresiz gözlerle bize bakıyorlar
MEHMET GÜNDEM
Çocuklar, hayatın taze çiçekleri. Özenle bakılması, şefkatle, sevgiyle üzerine titrenilmesi gereken insanlığın "en güzel, en masum" çağı. Ne yazık ki, biz onları sokaklarda dilenirken, Ramazan çadırında açlığına çare ararken buluyoruz.
Çoğu, parçalanmış ailelerin, ilgisiz babaların, imkânı olmayan annelerin çocukları. Daha o yaşta, hayatın acımasız yüzüyle karşı karşıya gelen, ruhu örselenmiş, gururu incinmiş, hayalleri çalınmış, geleceğini yitirmiş çocuklar.
Gözü gözlerinizde... Söylemeseler de bir şey bekliyorlar sizden. İsteklerinde, beklentilerinde o kadar haklılar ki. Çünkü, sadece ilgi istiyorlar, umut istiyorlar, gelecek istiyorlar, iyi bir hayat istiyorlar.
Gerçek acımasız
Çadır örtmüyor, karın tokluğu ya da avuçlarına tutturulan beş on kuruş da unutturmuyor onların insanın içini acıtan hayat hikâyelerini.
O yaşta, bir başarısızlık denemesinin en belirgin tipi olarak belirmeyi hiç de hak etmiyorlar.
Ama gerçek bu kadar çıplak ve bu kadar acımasız.
Hayata yenik başlıyor çocuklar. Aslında bu fotoğraf devletin, toplumun yenilmişliğinin belgesidir.
O kadar çok çocuk o çadırda olmamalıydı.
Kimisinin elinden annesi tutup getirmiş, kimisinin elinden babaannesi... Bazıları okuldan, bazıları da sokaktan gelmişler...
Etrafında benzerlerinin olması rahatlatıyor onları. İşi zaman zaman oyuna döküyorlar hep birlikte. Bir çocuk başka ne yapabilir ki hayatı oyun gibi algılamaktan öte.
Lunaparkı seyretmek
Çadırın dışında kurulu bir lunapark var. Oyun bu çocuklar için burada bitiyor. Ceplerinde yok ki bir jeton parası... Atlıkarıncayı, dönmedolabı, çarpışan arabaları sadece seyrediyorlar.
Kirli de olsa üstü başı ya da bakımlı eskimiş elbisesiyle, kız ya da erkek, çocukların hepsi aynı derecede güzeldir, aynı derecede masumdur.
Çadırda çocuklar...
Önlerine gelen çorbaya uzanıyor minik elleri. Ekmeği de sıkı sıkı tutuyorlar. Su şişesiyle oyun oynuyorlar.
İnsana ve hayata dair en derin, en çarpıcı portreyi yüzlerce insan içinde en fazla çadırdaki çocuklar veriyorlar... En çok onların yüzleri, en çok onların siyah, ela, yeşil, mavi, kahverengi gözleri sorgulatıyor bizi ve hayatı. Onlar haber veriyor gerçek mutsuzluğu... Buna rağmen yine onlar direniyor gözleriyle, bir umutla hayata tutunmak için.
Bu çocuklar, mutsuz ailelerin, ilgisiz ve duyarsız toplumun eseri.
Çocukları üzgün, gözü yaşlı, benizleri solgun, gözlerinin feri çekilmiş görmek insanı hayattan koparıyor.
Önce şükretmeyi öğrenmeliydi çocuklar, sabır yerine. Onlara hep sabır düştü... Canları bir şey çektiğinde her defasında susturdu anneleri.
Çadırda çocuklar, bize hüzün, onlara ise bir akşamlık sevinç.
Bu çocuklar çadırda olmamalıydı, bu çocuklar, evlerinde, anne-babalarıyla, dedeleriyle, babaanneleriyle, anneanneleriyle, dayılarıyla, amcalarıyla, teyzeleriyle aynı sofrayı paylaşmalıydı.
Kusurlu sanat
Bu çocukları o çadırda o ciddiyet içinde yakalamamalıydı objektifler.
Onlar mahcup olmamalıydı. Biz onları mahcup etmemeliydik.
Onlar o çadıra hiç girmemeliydi. Çocuklar çadıra düşmemeliydi.
Ve biz, çadırın dışındakiler, onların çadıra girmesiyle, otuz gün boyunca karınlarının doymasıyla rahatlamamalıydık.
Bir çocuk oyun oynamayı unutup açlığını çadırda giderirse... Büyükler de onu başkasına ait bir "kusurlu sanat" gibi seyrederlerse, daha çook çadır kurulur...
Çadır da bizim, içindekiler de bizim...
Ama en çok çocuklar bizim olmalı...
|
|
|

|