|
Elde var hüzün ama...
Attilâ İlhan iz bırakarak gidiyor; şiiriyle, romanıyla, siyasal çizgisiyle kalın bir iz bırakarak...
Şiirlerini, romanlarını keyifle okudum Attilâ İlhan'ın. Birçok dizesi bir zamanlar benim de duygu dünyamı etkiledi.
Buna karşılık siyasal çizgisiyle -özellikle son yıllarında- fazla bir alışverişim olduğunu söyleyemem. Yaslandığı devlet ve milliyetçilik anlayışının demokrasiyle örtüştüğünü savunmak pek öyle kolay değildir.
Olabilir.
Benimsemiş olduğu siyaset çizgisinin, Attilâ İlhan'ın edebiyatımızdaki yerine, iyi şairliğine, romancılığına gölge düşüreceğini sanmıyorum.
Bizi bırakarak bir başka diyara göç ettiğini arabada giderken radyo haberlerinden öğrendim. Sonra da Attilâ İlhan'ın kendi sesinden, daha lisedeyken nasıl hapse atıldığını dinledim.
O zaman 16 yaşında.
1940'lı yıllar.
İzmir'de lise öğrencisi.
Sevgilisine aşk mektupları yazıyor. İçine Nâzım'dan dizeler koyuyor. İhbar üzerine bir gün polis gelip kendisini okuldan alıyor. Önce Siyasi Şube'ye götürüyorlar, sonra hapse atıyorlar.
Attilâ İlhan'ı radyoda dinlerken, Türkiye'de bizim devletin hoyratlığını bir kez daha düşünüyorum. Dünyaya, hayata kendinden farklı bakana yıllar boyu nasıl çektirdiği aklıma takılıyor.
Peki, 1940'ların devletiyle bugünkü farklı mı?
Bir bakıma farklı.
Bir bakıma değil.
Farklı, çünkü 1940'ların boğucu ortamı bugün yok. Demokrasi ve hukuk devleti açısından bugün hiç kuşkusuz daha iyi bir noktadayız.
Bir bakıma da farklı değil. Çünkü devletin hoyratlığı hâlâ devam ediyor.
İşte son iki örnek:
Orhan Pamuk'la değerli meslektaşım Hrant Dink'e yapılanlar...
Hukuk düzenimizin çağdaş olabilmesi için daha hâlâ yol almamız gerektiğini gösteriyor bu iki örnek...
Ama bu örnekler de, tüm olumsuzluklarına rağmen 1940'lardan farklı bir Türkiye'de yaşadığımızı gösteriyor. Çünkü Orhan Pamuk'la Hrant Dink'e sahip çıkan bir sivil toplum var.
İkisi de yalnız değil.
Örneğin Ahmet Altan, internetteki sitesinde, gazetem.net'te şunları yazıyor sevgili Hrant için:
"Ermenilerin çektiği acıları anlatmaya hakkı yok mu Hrant'ın? Dedelerimiz, Hrant'ın dedelerine acı çektirdi, şimdi de biz mi Hrant'a acı çektireceğiz? Türklük, çektireceğimiz acılarla mı gururlanacak?
Türklük dediğimiz bu mu?
Acı çektirmek mi?
Türklüğe hakaret eden birileri varsa, onlar Türklük kavramını ölümle, acıyla, baskıyla özdeş hale getirmeye çalışanlardır. Hukuku, vicdanı, adaleti unutanlardır.
Türklük gururlanacaksa, geçmişteki günahları savunduğu için değil, Hrant bu ülkede özgürce, mutlu yaşayabildiği için gururlanacak?"
Katılıyorum bu satırlara...
Attilâ İlhan'ı 16 yaşında hapse atabilen hoyrat devlet zihniyeti ve milliyetçilik anlayışı maalesef bugün de varlığını sürdürüyor.
Ama eskisi gibi güçlü değil.
Demokrasiyi ve hukuku savunanlar karşısında gitgide geriliyor. Kazanma şansı yok. Etkisizleşmeye, marjinalleşmeye mahkûm.
Çünkü, devlet de kendisini demokrasinin terbiye edici etkisine bazen gönüllü, bazen zorunlu olarak açıyor. Kaçınılmaz bir son...
Evet, elde var hüzün!
Ama Attilâ İlhan şiirleriyle, romanlarıyla yaşamaya devam edecek.
h.cemal@milliyet.com.tr
|
|