|
89 yaşındaki Fasiha Hanım'ın 25 yıl gecikmiş mektubu...
Artık bu yıl da lokanta bahçelerinde oturma mevsimi kapanıyor. Bostancı-Güzelyalı arasında, ilk açılmışlardan ünlü bir dost mekânında bir masa...
Pencereden baktığında, salkım saçak sarmaşık yapraklarıyla ağaçlar arasından bir avuçluk kıyı yoluyla deniz görünüyor...
Bir avuçluk bir yol görüntüsünden hızlı hızlı yürüyen biri geçiyor...
* * *
Daldırmış bakıyorum...
Başında özel beresi, sırtında üniformasıyla; bereli ve üniformalı adamların oturduğu bir masanın başında, Saddam geçiyor...
* * *
Demincek yürüyenin ters yönünde yürüyen, eli çantalı bir adam geçiyor...
* * *
Şık giyimli viyolonselist Muhiddin Sadak geçiyor...
* * *
Başı türbanlı bir kadın geçiyor...
* * *
Uça dalgalana bir mektup geçiyor:
"1980'de size hitaben yazmış olduğum hislerimi nedense çekinmiş gönderememiştim. Benimle beraber mezara girmemesi için, ani bir kararla size gönderiyorum. Bugün 89 yaşımı sürüyorum...
...çocuklarıma, torunlarıma, torun çocuklarıma, özgürlüklerine gölge etmek istemediğimden 'Narlıdere Dinlenme Evi'nde' bulunuyorum. Çok güzel bir yaşantım var. Böyle bir yerde yaşamak avantajını bana bahşeden ulu Tanrım'a dualarda bulunuyorum.
Bu yaşımda ellerim titremeden şu mektubu yazabilmem bile ne büyük bir lütuftur değil mi pek sayın...
Başınızı ağrıttıysam lütfen beni mazur görünüz.
Derin hürmetlerimle, Fasiha Kantarcı
P. S. Eşim 1966 senesinde merhum oldu. Henüz 53 yaşında sportmen, tertemiz bir insandı."
* * *
Uça dalgalana geçiyor mektup...
Sarmaşık yapraklarıyla ağaçlar arasından görünen bir avuçluk yol...
Bir delikanlıyla genç bir kız, birbirine sokulmuş ağır ağır geçiyor...
Cahit Sıtkı'nın mısraları geçiyor:
Adım atışlarından belli içlerinden geçenler...
* * *
350 yıl önce Vatikan'ın tartışma kabul etmeyen despotluğunu eleştirdiği için, 27 yıl hapis yatmış Campanella, koltuğunun altında o muhteşem yapıtı "Güneş Sitesi"yle geçiyor...
* * *
Deli İbrahim geçiyor boynunda cellat urganıyla...
* * *
Kimse geçmiyor...
Biri daha geçiyor...
* * *
25 yıl önce yazılmış bir mektup geçiyor; hayır geçmiyor, duruyor ve bana doğru büyüye büyüye yaklaşıyor:
"......13 Ekim 1980
İçten gelerek karalayacağım bu yazılarım için beni mazur göreceğinizi ümit eder, sizin gibi insancıl kişilere duyduğum saygı ve sevgilerimi kabul etmenizi bilhassa rica ederim.
Ben, müsaadenizle kendimi şimdilik kısaca tanıtayım. 2 evlat ve 5 torun sahibi baba ve anneanneyim.
...Her okuduğum idam cezası, ruhuma, benliğime bir hançer saplanmışçasına acı çektirir bana. Nedenlerini aramanın ve bunları ortadan kaldırmanın güçlüğü karşısında, hatta cesaretsizliği de diyebiliriz, kişileri ortadan kaldırma, (geride bir kin, nefret tufanının sürüp gitmesi pahasına) cesaretini gösteririz. Bahusus 20'nci asrın ikinci yarısının sonunda bu ölüm cezaları Türk milletinin tarihinde silemeyeceğimiz yüz karalarımızın belirtileri olmayacak mı?
...bugün 'Ölüm Cezası' yazınızı okuyunca da, ne kadar doğru yazdığınıza içten sevinerek...
...gençliğin peşine top, tüfek, cop ve iple takılacağımıza; onlara anlayış, sevgi ve ilgi gösterip, kendi hatalarımız yüzünden bu hale geldiklerini belirtsek ve el ele mutlu bir gelecek için çalışsak, acaba netice daha ümit verici olmaz mı..."
* * *
Yavaş yavaş akşam iniyordu denize, kıyı yoluna, ağaçlara...
En soğuk günlerde bile palto, pardösü giymeyi reddeden ve en az 100 yaşına kadar yaşayacağım diye tutturmuş olan Kasım Gülek, gitgide buruşan yüzüyle geçiyordu...
* * *
Uça kona, çeşitli hünerler gösteren evcil güvercinler, yuvalarına çekilmişlerdi.
Çarşaflı bir kadın silueti geçiyordu yoldan...
* * *
Nizamettin Nazif geçiyordu...
* * *
Büyüye büyüye pencereye doğru gelen eski bir mektup, küçüle küçüle uzaklaşıyordu...
Sanki bir el sallanıyordu soluklaşan denizin ötelerinden... Annemin eli miydi, babamın eli miydi:
- Nerde kaldın, der gibiydi...
c.altan@prizma.net.tr
|
|