|
Beylerbeyi'ne yağmur yağıyordu...
Yağmurla kar, ozanlarla yazı adamlarının yapıtlarında, meteoroloji dosyalarındakinden daha çok iz bırakmış gibidir...
Yağmur ve kar şiirleriyle yazılarından oluşan bir antoloji yapılsa, kim bilir kaç cildi doldururdu?..
Önceki gün de bir yağmur, bir yağmur; ortalığı sular seller götürüyordu.
Boğaz'ın Anadolu yakası, başörtülü, mahzun, boynu bükük, gözleri yaşlı bir kadını andırır kapalı gök ve yağmurlar altında...
***
Hoş, Göztepe'ye de yağmur yağıyordu ve o yağmurun altında yanımızdaki boşaltılmış apartman; yerine daha büyüğünün yapılması için, ikinci kez yıkılıyordu. İşçiler kırdıkları pencerelerin camlarını atıyorlardı yere...
Eski ahşap köşkler döneminin bahçeleriyle boş arsaları, gitgide kollarını büyüterek azgınlaşan bir betonlaşma ahtapotunun saldırısıyla hükümranlığı altında; yıkıla döküle, inleye hıçkıra son nefesini vermeyi sürdürüyordu sanki...
***
Arabanın silecekleri, ön camda yağmurun kendileriyle giriştiği ıslak yarışta, bir sağa bir sola giderek nefessiz kalıyorlardı...
Boğaz'a tepelerden geçerek inen otoyollar ıslak, evler ıslak, ağaçlar ıslak, damlar, dükkânlar, mağazalar, arabalar her şey ıslaktı...
Beylerbeyi'nin, tılsımlı bir avuç içine alınmış gibi duran iskelesi, balıkçıları, kıyı lokantaları ve iskelenin dibindeki minnacık balıkçı barınağı...
***
Restore edilmiş ve bazılarının alt katları "restorant"a, yahut "café"ye çevrilmiş eski ahşap Osmanlı köşkleri...
Yan yana darca uzun pencereler... İkinci kattan dışarı doğru taşmış, altı kavis tutamaklı cumbalar...
Avrupa yakasının alafrangalığına karşı, Anadolu yakasının alaturkalığı...
Yüz yıllardan bu yana süre gelen onca itiş kakış, nutuk ve yorumlara karşın; bir türlü ekonomik köküne inilememiş çifte bir İstanbul kimliği...
***
Sosyoloji biliminin kurucularından Emile Durkheim'ın "topluluk" ve "toplum" ayrımına göre; "mahalle dayanışması"ndan "kent örgütlenmesi"ne, ne kadar geçip geçemediğimizle; İstanbul trafiğine, su baskınlarına, itfaiye bütçesine baka baka "ulema" ilgilensin...
Beylerbeyi, içecek bir light bira bile bulunmasa, sanki çocukluğumun saçlarını okşuyordu yağmurlar altında...
***
Yakındaki Birinci Boğaz Köprüsü, Güliver'in "Cüceler Ülkesi"ndeki adımına benzer, dev bir adımla geçiyordu karşıya...
Uzaklardaki Fatih Köprüsü ise, incecik bir kolye zarafetindeydi puslu yağmurlar altında...
Tasması da olan, simsiyah uzun tüylü pufuduk bir kedi, rahatsızlık vermeyen bir merakla, balıkçı tablalarının yakınlarında gezinmekten bir türlü alamıyordu kendini...
***
Onlar farkında olmasa da, bendeniz kendimi pek yakın hissederim, çarşı pazar insanlarına; bakkallara, manavlara, balıkçılara, çaycılara, dönercilere, fırıncılara, turşuculara, şoförlere, garsonlara...
Onlar, her gün boğayı boynuzlarından tutup dizlerinin üstüne çökerten insanlardır... Olduğundan fazla görünme sıkıntısına uğramamış, otantik insanlardır...
***
Uzun mu uzun bir ro-ro gemisi geçiyordu Boğaz'dan, üstü boydan boya tepeleme konteynerlerle yüklü...
Pufuduk, uzun tüylü simsiyah kedi, iskelenin yanındaki balıkçı barınağının kıyısına gelmiş, oralarda dolaşıyordu, kuyruğunu kaldırmış, kıçını sallaya sallaya...
Caminin yanındaki rıhtımda, oltacılar dizilmişti yan yana, yağmur altında...
Bizim mahut erkek erkeğe kahvehanelerinden bile bazıları, kendilerine "cafép" adını yakıştırmışlardı; yeni yürümeye başlamış bir bebeğin tek basamaklı bir merdiveni çıkmaya çalışması gibi...
Ne parti nutukçularıyla resmi kurumlar arasındaki çatışmalar kimsenin umurundaydı buralarda; ne kocalarını aldatan kadınlara karşı işlenmesi mubah görülen töre cinayetleri...
***
İftara doğru Beylerbeyi dönüşü, Boğaz'a giden otoyolun arabalarla kilitlenmiş olduğunu gördük...
Kilometrelerce süren araba kuyrukları...
Ne Celali İsyanları, ne padişahları deviren onca çatışma, ne Pantürkizm, ne Panislamizm kabarmaları, ne "onlar-biz" ayrımları, ne "ilerici-gerici" toslaşmaları, ne darbeler, ne idam sehpaları, ne yazar çizerlere çektirilen onca eziyet; İstanbul'u, tarihine layık çağdaş bir megapol düzeyine getirmeye yetmişti.
Neden acaba?
***
Üçüncü köprü tartışması da, gündemdeki yerini korumayı sürdürsün; İstanbul'un nüfusu, henüz daha 500 bin kadarken, Yusuf Ziya şöyle derdi:
- İstanbul'da tabiattan olan ne varsa ulvi, insandan olan ne varsa süflidir...
Acaba neden öyle derdi?
***
Beylerbeyi'ndeki simsiyah uzun tüylü pufuduk kedi, hiç böyle şeyler düşünmüyordu, ne güzel!
c.altan@prizma.net.tr
|
|