|
"Çıktık açık alınla..." emin misiniz?..
Geldik Cumhuriyet'in 82. yılına... Bir yandan evrensel teknoloji, bir yandan kuşaklar değişse de; kendi kendini tekrar edip duran resmi törenlerden birini daha yaşayacağız...
82 yıllık resmi bayram nutuklarının bir taraması yapılsa; aynı klişe cümlelerin de kaç kez tekrarlanmış olduğu, afallatabilir insanı...
Evrensel bir değişime inat, yerinde saymanın getirisine yapışıp kalmak; kimbilir kimlere ödetecek bedelini?..
Oligarşik bir yapıda, kolay değil çamaşır teknesinin suyunu değiştirmek; ne yapalım böyle bu...
***
Şimdiye dek yaşadığım Cumhuriyet bayramlarından kaçını hatırladığımı düşünüyorum...
İlk hatırladığım Cumhuriyet Bayramı, Cumhuriyet'in 10. yılı...
Bendeniz 6 yaşında ve Edirne'deki İstiklal Mektebi'nin ilk sınıfındayım. Öğretmenimiz Hikmet Hoca'nım, bize "Onuncu Yıl Marşı"nı öğretiyor.
Jimnastik derslerinde de, dersler arasındaki "teneffüs"lerde çıkıp oynadığımız, okulun tuğla duvarlarla çevrili toprak bahçesine iniyor ve çift sıra halinde, kollarımızı öne doğru uzatıp, önümüzdekiyle yerimizi ayarladıktan sonra, uygun adım yürümeye çalışıyoruz marş söyleyerek:
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan...
Müdür Dündar Bey de bizi izliyor...
***
Edirne vilayetinde "Umur-u Hukukukiye Müdürü" olan babam, 29 Ekim 1933 günü törene katılmak için, İstanbul'da Şirketler Komiseri iken yaptırdığı frağıyla silindir şapkasını giymişti...
Frağın gündüzleri siyah, geceleri beyaz yelekle giyildiğini o yaşlarda öğrenmiştim. Sadece resmi protokol görevlileri, gündüzleri de beyaz yelekle giyiyorlardı fraklarını; başkalarıyla karıştırılmamak için...
***
Yılda adam başına düşen ulusal gelir birimi bilinmese de; bu tür ayrıntıları bilmek bir çağdaşlık göstergesiydi.
İstanbul'un İngiliz işgalinde, Memduh Şevket'i evinde saklayarak Anadolu'ya kaçıracak ve İngilizler tarafından "Bekirağa Bölüğü" alı cezaevine tıkılacak kadar koyu bir Türkçü ve İttihatçı olan babam, resmi törenlere fraksız katılanları küçümser ve onlar için, bir Rumelili deyimiyle:
- Hebenneka, derdi...
***
Ne de olsa kendisi, 1876-78 son Osmanlı-Rus savaşında, Bulgaristan'da İslimye'den göç etmek zorunda kalan Hacıgözüm ailesinin, iskan edildikleri Bergama'da doğmuş bir çocuğu idi. Burs kazanarak gittiği Mekteb-i Sultani'den sonra, Darülşafaka'da Fransızca hocalığı yaparak hukuku da bitirmiş; fakat çektiği sıkıntılar sonucu, gazete, marul, maydonoz, yumurta gibi güncel alımlarını, fiyatlarıyla birlikte kalem kalem küçük bir deftere yazmaktan kurtulamamıştı.
***
Babamın, resmi törenlerde frak giyecek kadar çağdaş olmasına karşın; evde yemekleri yer sofrasında yiyecek kadar da, bir göçmen tortusuyduk...
İslimye'den 7 yaşında ayrılmış olan babaannem, her gün namazını kılar, Kuran'ını okur, sofrada sadece tahta kaşığını kullanır, kimseyi sarılıp öpmez, bana da arada sırada kızınca bağırırdı:
- Koca kafasına köpek işiyesice...
***
29 Ekim 1933 gecesi annemle babam, Edirne'de Cumhuriyet balosuna gitmişlerdi. Annemin tüm ömründe gidip gideceği tek balo, o olmuştu ve bir ömür anlatıp durmuştu o baloyla ilgili anılarını...
***
Hatırladığım ikinci Cumhuriyet Bayramı, 29 Ekim 1944...
Lisenin 10. sınıfındayım. Babam, Ankara'da Başbakanlık Yazı İşleri Dairesi Müdürü olduğu için; gece yatısı okulunda, cumartesi pazar tatillerinde de eve çıkamıyor, okulda kalıyorum...
Bilenler bilir, gece yatısı okullarında -hafta tatillerini de okulda geçirilenlere verilen adla- "bekâr öğrenci" olarak; bomboş yemekhanelerle, yatakhanelerde, delikanlılığa adım atmanın ne demek olduğunu...
Lisenin, aynı zamanda izci takımında olduğumdan, 29 Ekim 1944'de Ankara'daki resmi törenlere katılmak için, izci giysilerimizle Ankara'ya götürülmüştük...
***
Ankara hipodromunda yapılan geçit resminden sonra, o akşam Ankara Palas'taki balo için; babama da, babamın Başbakanlık'taki bir arkadaşına da davetiyeler gelmişti. Babamın arkadaşı davetiyeyi yetişkin kızına; babam da, arkadaşının kızına kavalye olmam için bana vermişti...
Ve bendeniz dans etmesini bilmiyordum.
Ama hemen aşık olmasını galiba biliyordum...
***
Geldik işte Cumhuriyet'in 82. yılına...
Neler değişti ve neler değişmiş gibi gösterilip, hiç değişmedi?
Hüseyin Cahit gibi, Refik Halit gibi, Yakup Kadri gibi bizden önceki kuşakların yazı adamları da; temeldeki birçok şeyin kolay kolay değişmeyeceğinden söz ederler ve fazla umuda kapılmamam konusunda beni uyarırlardı kibarca...
***
29 Ekim 1972'de, aynı zamanda sınıf arkadaşım da olan Doğan Koloğlu ile Sağmalcılar Cezaevi'nde yatarken, epey hatırladığım olmuştu o eski uyarıları...
***
Türkiye'nin iç dokuları istese de istemese de; 21. yüzyılın dinamikleri, çaresiz değiştirecektir Türkiye'yi de...
Gönül bunun, genç kuşakların da aşırı fire vereceği, uzunca süreli tatsız çalkantılardan geçmemesini diler...
Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun. Ola ki ileride, sizler de hatırlarsınız artık iyice geçmişte kalmış birkaç bayramı...
c.altan@prizma.net.tr
|
|