|
 |
|
|
Vücut dili
Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş'ın on birinci hafta maçlarından herkes hissesine düşeni aldı. Benim payıma da ayrıntılar kaldı.
Evet ayrıntılar...
Bu ayrıntılar ki, Fenerbahçe'nin hakemlerle yaşadığı iddia edilen "balayı"ndan da önemli benim için...
Galatasaray'ın düşen grafiğindeki, Gerets şüphesinden de...
Beşiktaşlı futbolcuların, kadro kalabalığında kendilerini Tigana'ya beğendirme girişimlerinden de...
Çünkü skorlar, şampiyonlar değişebiliyor ama ayrıntıların belgelediği davranış bozukluklarımız, korkularımız ve (kıyıda köşede kalmış) iyi huylarımız yapılandırıyor lig dediğimiz macerayı.
Ligin "temizi-kirlisi", "kalitelisi- kalitesizi", "heyecanlısı- sonucu bellisi" bu ayrıntılarla etiketleniyor. Sıfatlarını ayrıntılardan alıyor.
Bizleri gerçekten tanımlayan, ayrıntılarda ortaya çıkan tavrımız oluyor.
Üç büyüklerin maçlarından üç örnek vereyim; anlayacaksınız:
El sıkmayan hakem
Gençlerbirliği tarafından evire çevire dövüldükten sonra maçı kaybeden Galatasaray'ın teknik direktörü, bitiş düdüğü ile birlikte doğruca hakemlere yöneldi.
Kendinizi hakem Oktay Demiray'ın yerine koyun... Senelerdir Türkiye liglerinde maç yönetmişsiniz. Yenilen tarafın her türlü hakaretine, saldırısına göğüs germişsiniz. Şaşmaz bir şartlı refleks geliştirmişsiniz artık:
"Üzerine doğru gelen mağlup taraftan sakınacaksın"!
O ne bilsin Gerets'in elini sıkmaya geldiğini? Hem sağ elini tokalaşmak için meşgul ettiğinde, ani bir sol kroşe yemeyeceğine kim garanti verebilir?
Ne malum Gerets'in planlı ve sinsi bir saldırı düzenlemediği?
Elini vermedi tabi!..
Bir de Gerets açısından bakalım... Mağlup da olsan, sonuç olarak bir oyun bu... Daima sürmesi gereken ve sayısız aktörün ekmek yediği bir oyun. Bu oyunu "oynanamaz hale getirmenin" kime faydası olur ki? İşin kilit noktası "kimsenin oyunu art niyetle etkilemek istediğini düşünmemek" değil mi? Yensen de yenilsen de sürmeli futbol. Hem de centilmenlik içinde...
Uzattı elini hakeme!
Avucunu yaladı.
Belli ki, şaşırdı. "Kırk yıldır sporun içindeymiş, böyle bir şey görmemiş"...
Oktay Demiray da öyle.
İşte futbola iki farklı boyuttan bakan, iki ülkeden, iki futbol adamı...
İşin kötü olanı; "berbat" taraf bizimki.
Gole sevinemeyen futbolcu
Bu bölüme farklı bir ara başlık da koyabilir ve "Takımına gol atan futbolcuyu alkışlayan seyirci" diyebilirdim.
İkisi de doğru...
Ve futbolumuzun yaşadığı bunca kaos içinde, genlerimizdeki sevgiyi, saygıyı, vefayı, duygusallığı ortaya koyan sıra dışı bir öykü bu:
İlhan Mansız, bir zamanlar Beşiktaş'ta "tarz" yaratmış bir topçu. Oynamış, tribünleri coşturmuş, en sonunda kulübüne yüklü miktarda para kazandırarak ihraç kalemlerimiz arasına katılmış. Dönmüş, dolaşmış, sonunda Beşiktaş'ın karşısına çıkmış.
Gol atacak ve Beşiktaş'ın yenilmesini sağlayacak!..
Acaba tribünlerin tepkisi, binlerce defa yaşadığımız gibi mi olacak?
Yani, "düşman" mı artık İlhan?.. Aile boyu küfürlerle yıpratılması ve oyundan düşürülmesi gereken bir "satılmış" mı? Top ayağına değdiğinde ıslıklar çalınıp, gole dönük her hareketinde doğduğuna pişman mı edilmeli?
Hayır...
Beşiktaş seyircisi İlhan Mansız konusunda "Evlat-düşman" ikilemine bile düşmedi.
Beşiktaş önemliydi ama, Beşiktaş'ı Beşiktaş yapanlar, insanlarıydı. İlhan Mansız da o insanlardan biriydi. Yani hem insani açıdan, hem de Beşiktaşlılık ruhu, İlhan Mansız'ın "görevi"ni kutsuyordu.
Varsın Beşiktaş'a gol atsın...
Attı da Mansız.
Ve attıktan sonrası önemli.
En ufak bir sevinç gösterisi yoktu İlhan'da... Görevi, kalbini örselese de yapmıştı. Lakin, kimse mutlu olmasını bekleyemezdi.
Hani dağa taşa yazarız ya; "Vazife namustur" diye... Buyurun size canlı örneği:
Duygularına ters düşse de vazifeni yapacaksın.
Ne yazık ki, köşe dönmecilik ile Avrupalı olmak süreçlerini yanlış sıralamayla yaşamış bu güzel ülkemizde, çokseslilik denilen demokratik açılım "fikir ishali"ne dönmüştü ve bazıları pek beğenmedi Mansız'ın bu davranışını.
"Neydi bu İttihat ve Terakki devrinden kalma davranışlar böyle"!..
"Sevin koçum"...
Ya da, "sevinmeyeceksen gol atma".
Şu tabloya bile çentik atacak fikir adamları mevcut içimizde... İşte ahlaki çöküntünün futbola yansıması.
Rastlantının matematiği
Acaba aynı numaraya iki kere büyük ikramiye çıkmış mıdır insanlık tarihinde?..
Ya da üç kere... Beş kere...
Olmamalı... Çünkü "rastlantıların" bile matematiği var yeryüzünde.
Peki neden kıymetli hakemlerimiz Fenerbahçe'ye ilişkin kararlarında tek yönlü hatalar yapabiliyorlar? Para mı yiyorlar, tehditlere mi boyun eğiyorlar, emir mi alıyorlar, Fenerbahçeli mi onlar?
Hiçbiri doğru değil.
Belki, hakemlerimizin Fenerbahçe'yi kayırdığı bile!..
Ortada, hakemlerimizin ve bizim bilinç altımızı ırgalayan bir durum var.
MHK başkanı ne kadar "delikanlı" olursa olsun; insan beyninde onun ulaşamayacağı kıvrımlar mevcut yani.
Ve bu kıvrımlar "gündem"den besleniyor. Gündem ise Fenerbahçe'nin tartışılmaz gücüne işaret ediyor. Katılın ya da katılmayın; böyle...
Bir kulübün başkanı, Federasyon'un ne zaman gideceğine, Tahkim'in son kullanma tarihine "müdahil" oluyorsa ve bunu açıkça söylüyorsa... Diğerleri sadece şikayet ediyor ama süreci değiştiremiyorsa... Siyah şortuyla on binlerin önünde yalnız başına düdük çalan hakemin bilinç altına söz geçiremezsiniz. On binlerin de...
O zaman, Appiah'ın ikinci sarı kartlık davranışı görünmez olur, uzatma dakikalarında Alex'i hıçkırık tutsa penaltı olur. Hiçbiri olmazsa, insanlara öyle gelebilir.
Galatasaraylı Necati'nin kart görmemesi önemsenmeyebilir:
"Hakemlerin Fener'i kayırmasına say"!
Zıvanadan çıkmış bir durumdayız.
Bunun nedeni gündemin "bozulan" dengesidir.
Hakemlerin algılaması bozulduğu gibi, bizlerin de hakem değerlendirme standartlarımız alarm zilleri çalmaktadır artık.
Kol kola girdik, futbolu adaletli mücadele düzleminden kaydırmak için uğraşıyoruz. Sanıyoruz ki, bizim tarafa doğru kayacak.
Oysa, pek çoğumuz onun altında kalacak.
eguven@milliyet.com.tr
|
|
|

|