|
 |
|
|
Bulmaca buldurmaca, sıkışınca uydurmaca...
Doktorlara sıkılan kurşunlar; caddelerde yürüyen kadınların çantalarını, arabayla yanlarından geçerek kapmak isterken direnenleri, çaldıkları arabalarla sürükleyerek öldürenler; cep telefonunu almak için, trenlerden aşağı atılanlar; mafya cinayetleri, depo kundaklamaları, gece hırsızlıklarıyla İstanbul'un yaşanmaz bir hale geldiği, gün günden daha çok gümbürdemeye başladı medyada...
Oysa hiç de şaşırtıcı değil, İstanbul'un yavaş yavaş bir belalar panayırına dönüşmesi...
Sınırların dış çevresine verilen önemin onda biri, sınırların içinde yaşayanlara gösterilmediğinde; şayet bölgeler arası yaşam standartları alabildiğine dengesiz ve Hazine arazileri de kadastrosuzsa; özellikle İstanbul'da büyüyerek ortaya çıkan kanlı katran kazanlarının fokurdaması doğaldır.
* * *
1938'de tüm Türkiye'nin nüfusu, neredeyse bugünkü İstanbul'un nüfusu kadardı. Ülkede ne elektrik vardı, ne radyo, ne telefon, ne yol... Sel baskınlarından da kimsenin haberi olmazdı, töre cinayetlerinden de, çocuk ölümlerinden de...
Hazine'den geçinmelilerin yaşamı, en imrenilecek yaşamdı. Gerisi "kara kalabalık" sayılırdı.
Ve iri kıyım bürokratlar, öncelikle terfi kademelerini ve emekliliklerinde ellerine geçecek parayı düşünürlerdi.
Resmi bayramlarda, kent meydanlarındaki kürsülerden hamasi nutuklar atıla dursun; halk arasında dolaşan fısıltı da şöyleydi:
- Eskiden bir padişah vardı, şimdi bin padişah var...
* * *
İstanbul'un durumu kimseyi şaşırtmasın; yüzlerce yıllık gecikmelerle köylülükten kentliliğe geçiş süreçlerinde vaktiyle ödenmemiş bedeller, tokatlaşmaya başlar insan yaşamlarında...
* * *
Biz gelelim pazar fıkralarımıza:
Çıtı pıtı hanımlardan biri, kendine yeni bir ayakkabı almak için, şatafatlı ayakkabı mağazalarından birine girmiş.
Giyimine özenli hanımlara alışık olan yaşlıca tezgâhtar:
- Buyurum efendim, demiş; beğendiğiniz bir ayakkabının, ayağınıza uygun olanını mı vereyim hemen; yoksa:
"- Şunu verin, olmadı hayır...
"- ...
"- Bunu verin, bakayım bir... Yok hayır...
"- ...
"- Bir de şunu deneyeyim...
Diye mi almayı yeğlersiniz?
Genç kadın:
- Şu da olmadı, bu da olmadı, diye almayı yeğlerim, demiş.
Yaşlıca tezgâhtar gülümsemiş:
- Şimdi Başbakan Tayyip Bey bile, demiş; AB ile başlayan müzakerelerde aynı yöntemi uygulamaya hazırlanıyor. Neyse... Buyurun bir de şunu deneyin lütfen... Harika, çok yakıştı... Bu son model, giyilebilir türbanla bile...
* * *
Nasreddin Hoca'ya sormuşlar:
- Şu Şemdinli olayları hakkında ne düşünüyorsun?
Hoca:
- Devenin yanıtını, demiş.
- Nasıl yani?
- Deveye sormuşlar:
"- Neden boynun böyle eğri, diye...
Deve de:
"- Nerem doğru ki, demiş...
- Yapma Hoca, çok karamsar değil misin?
- Hayır değilim, madem ki anlatabiliyorum devenin yanıtını...
- Eskiden anlatamaz mıydın?
- Ben anlatsam bile, başkaları tekrarlayamazdı...
- Tekrarlarsa ne olurdu?
- "Yok devenin başı" derler ve kendisini itin kıçına sokup çıkarırlardı...
- Sonra ne olurdu?
- Sonra da kendileri, deveyi hamuduyla yutarlardı...
* * *
Bekri Mustafa, gazeteleri okurken, ilahiyatçı profesörlerden birinin, evinde köpek besleyenlerle ilgili şöyle bir açıklamasına rastladı:
"Köpek varsa melek yok - Evde biri ölse onun canını almak için Azrail bile gelmez. Meleğin girmediği eve şeytanlar dolar".
Ve ünlü Osmanlı şairi Nef'i'nin 400 yıl önce yazmış olduğu bir dörtlüğü hatırladı.
Tahir Efendi adında biri, Nef'i'ye kızmış ve kendisine "köpek" anlamında "kelp" demişti.
Nef'i de Tahir Efendi'ye şu dörtlüğü yazmıştı:
Tahir Efendi bize kelp demiş
İltifatı bu sözde zahirdir
Maliki mezhebim benim zira
İtikadımca kelp (temiz anlamında) tahirdir
* * *
Bekri Mustafa şöyle bir dudağını büktü:
- Herhalde, dedi; yeni ilahiyatçılardan bazıları, Nef'i'nin 400 yıl önce yazmış olduğu dörtlüğü bilmiyorlar; "Şafilik" ile "Malikilik" arasındaki farkı da ola ki bilmedikleri gibi...
* * *
İsteyenin istediği siyasetçiye yakıştırabileceği bir fıkracık:
Bir topalla, bir şaşı yolda karşılaşmışlar. Şaşı, aksayarak kendisine yaklaşan topala sormuş:
- Nasılsın, nasıl gidiyor?
Topal da şaşıya yanıt vermiş:
- Tıpkı gördüğün gibi...
* * *
Faruk Nafiz'den bir şiirle bitirelim yazıyı:
Firari
Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin,
Sana kafir dediler, diş biledim Hak'ka bile.
Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin
Kahpelendin de, garez bağladım ahlaka bile.
Sana çirkin demedim ben, sana kafir demedim,
Bence dinin gibi küfrün de mukaddesti senin.
Yaşadın beş sene kalbimdem misafir demedim,
Bu firar aklına nerden ne zaman esti senin?
Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine,
Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.
Sen bir ahu gibi dağdan dağa kaçsan da yine
Seni aşkım canavarlar gibi takip edecek.
c.altan@prizma.net.tr
|
|
|


 | Çetin ALTAN | | Bulmaca buldurmaca, sıkışınca uydurmaca... Doktorlara sıkılan kurşunlar; caddelerde yürü... | |  | Melih AŞIK | | Kostas'ın ihbarı... Eski Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, anı... | |  | Fikret BİLA | | Türban AKP'nin kırmızı çizgisi AKP'nin Avrupa Birliği (AB) politikası, içind... | |  | Hasan CEMAL | | Çok zor işimiz İstanbul'da, çok zor! Heyecan yükseliyor. Sonunda gelip çattı maç s... | |  | Güneri CIVAOĞLU | | Topun efendileri Türkiye-İsviçre maçı bağlamında gündem, futbo... | |  | Abbas GÜÇLÜ | | Hükümet, yargıya güveni sarsıyor Başbakan Erdoğan başta olmak üzere neredeyse ... | |  | Hasan PULUR | | Televizyon dizileri... NE de olsa ecdadımız arasında yeniçeriler var... | |  | Derya SAZAK | | İslamı vuran terör El Kaide'nin son hedefi Ürdün'de patlayan bom... | |  | Meral TAMER | | Koç, kadeh yerine bankaları tokuşturacak Madam Tussauds Mumyalar Müzesi'ndeki Atatürk ... | |  | Tamer HEPER | | Durum vahimdir Yıllardır ülkede güvenlik sorununun yaşandığı... | |  | Osman ULAGAY | | Londra'da Atatürk'e bakarken Londra'da, Madame Tussauds Müzesi'nde düzenle... | |  | Güngör URAS | | Çizimine bakarak ev alanlar var Okumuş yazmış, çok kişinin ismen bildiği, tan... | |  | Serpil YILMAZ | | Ayvalık coğrafi işaretleme istiyor Ayvalık'ta zeytin hasadı gezilerini bundan 7-... | |
|
|