|
Fenerbahçe Parkı'nda lodos dalgaları patlarken...
Lodosta Marmara'nın, kıyılara yaklaştıkça beyaz köpüklerle kabararak, kayalarla rıhtımlarda binbir serpintiyle patlayan dalgaları...
Okyanuslardaki tsunamilere oranla, bizim Marmara'nın dalgaları; kaplanlara, panterlere, çitalara, pumalara oranla, değişik renklerdeki sokak kedilerine benzese de, seyrine doyum olmayan bir manzara...
Kaldı ki yeterince vahşi olmasa bile, az tekne batırmadı bizim lodos fırtınaları...
Lodosumuzla övünelim arkadaşlar...
Yok, hayır, bir dakika...
Her lodosta canı burnundan gelen balıkçıları unutacak mıyız?
Vatanımızla övünürken, sıkıntılar içinde yaşayan öğretmenlerimizi unutuyor muyuz ki; lodosumuzla övünürken, balıkçılarımızı unutalım?..
Yapmayın arkadaşlar, bu lodos bizim...
***
Fenerbahçe Parkı'nda kimsecikler yok gibi... Yapraklarını dökmüş ağaçların tepelerde sallanan dallarıyla; yerlerde uçuşan sarımsı, kırmızımsı yapraklar ve sonbahara inat, yemyeşil duran yaşlı fıstık çamları...
Kime kızdıysa kızmış, öfkesinden delirmiş bir Marmara...
Eski mavilikleri iyice kararmış dalgalar, yuvarlana büyüye, saça saça beyaz köpüklerini öyle bir patlıyor ki kıyılarda...
İsviçre'ye haddini bildirir gibi...
Marmara'yı alkışlayalım arkadaşlar...
***
İstanbul'a ilk kez gelmiş, yazar portreleri çekmekle ünlü Fransız fotoğrafçısı Sophie Bassouls ve yardımcısıyla, kimsesiz parkın burnunda patlayan azgın dalgalara bakıyoruz; lodos acıtmadan tokatlayıp duruyor yüzlerimizi...
Sophie'yi, 25-30 yıl önce mesleğine yeni başladığı yıllarda tanımıştım Paris'te...
Peşpeşe bir hapşırık gibi, nasıl da gelip geçmiş yıllar...
***
Sophie Bassouls'un, o zamandan bu yana tüm dünyada çektiği yazar fotoğrafı sayısı 3 bini bulmuş...
Kendisi Paris'te oturan Amerikalı romancı, eski arkadaş Richard Zimler'in de dostuymuş. Richard'ın romanlarından "Geceyarısı'nın Peşinde"yi Türkçe'ye, bizim Solmaz Kamuran çevirdiği için, Richard Zimler önermiş kendisine, bize de uğramasını...
Montparnasse'da, Vavin metrosu karşısında, Luxembourg Parkı'na inen Brea sokağındaki ünlü Rus lokantası Dominique kapanmış...
Vaktiyle bendenizin de, Dominique'in üstündeki iki odalı bir dairede oturmuşluğum vardı...
Kuzum rica ederim, futbolda dünya kupasına katılma şansımızı yitirdiğimiz şu sırada, kimin umurunda Dominique'in kapanmış olması...
Lütfen bırakalım artık her anlamda şu Avrupa muhabbetini... Bizler ayrı bir medeniyetin çocuklarıyız...
Lodos nasıl da patlıyor kıyılarda...
Tıpkı şanlı tarihimizin akıncıları gibi...
***
Dış borçlarımız, tarımdaki durumumuz ve sevgili Tınaz Titiz'in de üstünde derinliğine incelemeler yaptığı bürokrasimizdeki rüşvet geleneği ve mekanizmaları; aklımızı hiç kurcalamasın.
O kadar kusur kadı kızında da bulunur.
Fransızlar da, az rezillik yapmadılar Cezayir savaşında...
İstanbul'un trafik sorununa Japonlar bile çare bulamazsa bulamasın.
Hangi yabancı geldi de, hayran olmadı bize?
***
Gazi ne demiş:
- Düne bak, bugünü iyi anlarsın...
1885'te İstanbul'a gelen Belçikalı iktisatçı Emile de Laveleye, 120 yıl önceki İstanbul'u şöyle anlatıyordu:
"Ekonomik bir krizin insanlara neye mal olduğunu görmek isteyenler, hemen İstanbul'a gelsinler. Ne memurlar maaş alabiliyor, hatta ne de askerler...
Taşradan gelen paralar, hemen dış borçlara gidiyor. Resmi daireler, ağlaya inleye şikâyetlerini anlatmaya gelen, kadın-erkek kalabalıklarıyla dolu. Bir yabancı gözlemcinin de özetlediği gibi, Türkiye'de her iş, Tanrı'nın büyüklüğüne havale edilmekte ve ertesi güne ertelenmekte...
Türkler 'ahlak ve iyi niyet' kavramından kurtulup, bu kavramları Batı'da olduğu gibi, sağlam yasalar ve denetimlerle bir sisteme bağlamamışlar. Bu nedenle de, Batı uygarlığına özendikçe büsbütün batıyorlar. Çünkü meselenin mekanizmasını kavrayamıyorlar. Aslında bütün ülkeye özgürlük tanınsa ve halk yığınları, çalışmalarının sonuçlarını kendi ellerinde görebilseler; İmparatorluk pekâlâ kurtulur ve kalkınır. Böylece Galata tefecilerine de muhtaç olmaz Sultanlar"...
***
120 yıl önce, Sultan Abdülmecit'in "Tanzimat" dönüşümüne karşın; II. Abdülhamit döneminde dahi durum böyleymiş. Devlet, borç bataklığı içindeymiş...
Şimdi ise durum öyle mi?
Cep telefonlarının sayısı 32 milyona çıktı...
İthalat ile ihracat arasındaki açık, tehlike çanları çalsa bile, turizm başarısı şenlikli...
***
Fenerbahçe Parkı'nın burnunda, kabara köpüre gelen dalgalar da ne kadar güzel...
Sürüp giden iç göçlerden sonra, kentlileşme dönemini de elbet gerçekleştirecek; önüne geleni suçlaya suçlaya, övünüp durmanın; politikacılardan başka kimsenin ekmeğine yağ sürmediğini, ola ki çakacağız...
Geleceğimizi alkışlayalım arkadaşlar...
AB'nin de ufkunda güneş gibi doğacak;
Beyinsiz kafalara ışıklar saçacağız.
Karanlığı çok boğduk, bir kez daha boğacak,
Bizi görmeyen körün, gözünü açacağız...
c.altan@prizma.net.tr
|
|