Sık Kullanılanlara Ekle  Açılış Sayfası Yap  Sitene Ekle  İletişim    Kurumsal 21 Kasım 2005 / Pazartesi  
   Milliyet Online    Emlak    Arabam    Kariyerim    Cumartesi    Pazar    Ege    Seri İlanlar    İnteraktif 
   
 » Detaylı Arama

  SON DAKİKA
  ANA SAYFA
  YAZARLAR
  SİYASET
  EKONOMİ
  FİNANS
  DÜNYA
  SPOR
  GÜNCEL
  YAŞAM
  MAGAZİN
  ASTROLOJİ
  TEKNOLOJİ
  HAVA DURUMU
  OMBUDSMAN
  ÇİZERLER
  Bilişim
  Eğitim
  TV Rehberi
  Tatil
Haber İndeksi Arşiv Haberci Üyelik Bülten
Uganda'da yalnız bir 'muzungu'*

Bir gün tak dedi, 30'lu yaşların başındayken her şeyi bıraktı. Kocasından ayrıldı. Son çalıştığı plazayı, veda bakışı atmaksızın terk etti Meltem Yaşar... Şimdi Uganda'nın doğal parklarında vahşi hayvanlarla uğraşıyor, turizmi geliştirmek için çalışıyor ve zamanının bir bölümünü AIDS'li yetimler için harcıyor

FATİH TÜRKMENOĞLU


Küçüklüğünden beri hayvanları çok sevdi Meltem Yaşar. Çekirge kovaladı, kurbağa yakaladı, yılanları okşadı, kertenkeleleri eğitti. Tahta parçalarının altına sabun sürüp ormanda kaymaya bayıldı. Derede balık yakalayıp geri bıraktı.
Zihnini sürekli zinde tutmak için bütün plaka numaralarını ezberleyen ve bunları sürekli tekrar eden bir annesi vardı. Babası da 57 yıldır günlük tutar... Altıncı çocuk. Koltuğunun altında Jack London'ın "Vahşetin Çağrısı" isimli kitabıyla dolaşır, kimi bulsa "Okur musun?" diye eline tutuştururdu...
Dağda bayırda mutlu, özgür bir çocukluk geçirdi. ODTÜ'de kamu yönetimi okudu. İngiliz Kültür'ün bursuyla, Galler Üniversitesi'nde bankacılık ve ekonomi dalında yüksek lisans yaptı. Pamukbank'ta altı sene mali kontrol bölümünde çalıştı. Advantage Card'da dört; Turkcell'de de üç yıl çalıştı. Ama en çok, 20 yaşındayken Bodrum'da miço olarak çalıştığı işini sevdi.


Yağmur ormanlarında yürüyüş
Geçtiğimiz ocak ayında Uganda'ya gitti Meltem. Gezmeye... Nesli tükenmek üzere olan 530 gorilin yuvasını görmek istedi. "Param yok" dediği için sınırdan vize parası ödemeden geçti. Yağmur ormanlarında 30 km. yol yürüdü. Yerlilerin evlerinde misafir oldu, sonsuz sefaletlerine rağmen hediyelerle uğurlandı. Yarasaların ve yılanların ortasında dolaştı. Suaygırlarının homurtusu arasında uyudu. AIDS'li bir kadına sarıldı.
Sadece insani gereksinmelerini karşılamaya ve hayatta kalmaya çalışan Ugandalıları çok sevdi. Kavanozda görüp çilek reçeli sanarak afiyetle yediği şeyin, içine karınca giren koyu renkli bal olduğunu çok sonra öğrendi.
Asıl macera, rehberi Emma'nın ablasının evinde başladı. Rehber Emma, arkadaşı Ivan'ı arayıp, "Bir muzungu (beyaz) var, tek başına gelmiş" dedi. Ivan yüzdüğü otel havuzundan isteksizce çıkıp geldi beyaz kadını görmeye. "Allahın Türkünü görsem ne olacak" diye söylene söylene...
İtalyan Ivan, Meltem'le Uganda ormanlarında karşılaştı. Meltem tam o sırada, "Acaba ne ağacıdır bu?" diye hiç tanımadığı bir bitkiyi yemekle meşguldü!
O gün bu gün Ivan, Meltem'in peşini bırakmadı. "Uganda'ya bir şeyler yapalım" diye tutturdu Ivan. Kampala'nın Ntinda Mahallesi'ndeki evinin balkonunda sohbet ettikleri bir gün, işler şekillenmeye başladı. "Sürdürülebilir turizm" yapmaya karar kıldılar.


Leoparların koruyucusu
Yerel halkın turizmi anlayıp bundan yararlanmayı sürdürmesi için canla başla çalışmaya başladılar. Akıllı veteriner Constantin'i de aralarına aldılar. Keçilerine, buzağılarına saldıran leoparları öldüren köylülerle işe başladılar. Birtakım sinyallerle çağırdıkları leoparlara çipli tasmalar takıp doğal park sınırından köylülerin bahçelerine geçişlerini engellediler. Sırtlanların daha rahat yemek bulabilmeleri için kafa yordular. Beyaz kelaynakları, Marabo leyleklerini, çekiç kafalı bir kuş türü olan hammer bird'leri gözlemlediler. Bir yandan da köylülere bitmez tükenmez eğitimlerle leoparları gördükleri yerde vurmamaları için eğitim verdiler. Dediler ki, "Bakın, sadece lüks otel sahibi beyazlar değil, sizlerin de cebinize üç-beş kuruş para girer; buraları iyi tutarsak, herkes gelir, herkes sever"...
Uganda'nın, kendi deyimiyle "kaotik huzur ortamı"ndan son derece memnun Meltem. İstanbul'u, plazaları, birbirinin gözüne bakarak yalan söyleyen insanları özlemedi henüz. Başka bir hayatta. Burnuna imam bayıldı ve zeytinyağlı bamyanın kokusu arada çalınsa da, kendini oradaki hayata uydurmuş artık. Başka beceriler edinme peşinde. Uganda'nın manavlarından nasıl alışveriş yapılacağı, orada öğrenilmesi gereken en önemli konulardan biri örneğin: "Ne kadar çok çeşitli sebze-meyve alacaksan, değişik manavlardan almalısın. Hem ananas hem de domates aldığımda, manav toplama yapamıyor. Halbuki hepsini ayrı ayrı manavlardan alırsam, adamlar toplama yapmak zorunda olmadıkları için her şey daha kolay oluyor. Garip değil mi? İnsan 'Haydi kardeşim' diyemiyor. O denli sakin ve yavaş yavaş yaşamaya alışmışlar ki, onları hızlandırmaya çalıştığımda kendimi kötü hissediyorum. O denli fakir, huzurlu ve iyi niyetliler ki... Gülümseyip duruyorum!"


AIDS'li çocuklara bağış topluyor
İstanbul'daki hayatını düşününce, ne kadar kısa zamanda ne kadar çok işler hallettiğini hatırlayınca, kendini Marslı gibi hissediyor hâlâ. "Boda boda" denen motosiklet taksilerle seyahat ederken, "How are you muzungu? / Nasılsın beyaz adam?" diye el sallayan adamlara bakıyor. Onların içten gülümsemesi ile, bütün yorgunluğunu, gerginliğini unutuyor. Ev arkadaşı 1.90'lık Cathy, bütün eşyaları kendi boyuna göre ayarlayınca, kahkahalarla gülüyor.
Oradaki insanlara, oradaki hayata kızmamayı öğrenmiş çoktan. "Kızarsam vicdansızlık olur gibime geliyor" diyor, o bilgelere has kabul etmişlikle. Boş vakitlerinde, orada tanıştığı ve arkadaş olduğu Ben'in yönettiği 18 çocuklu yetimhaneye gidiyor. Çocuklar AIDS'li veya anne-babasını AIDS'e kurban vermiş. İtalya'dan gelen gönüllü bir anne var başlarında. Topu topu bir odalı, üç sınıflı yetimhane için, tanıştıkları zengin turistlerden bağış topluyor...



Burada her şey yavaş yavaş!
Yıllardır uzaktan tanıdığım, eşimin yakın arkadaşı olması sebebiyle birkaç toplantıda karşılaştığım Meltem'i, aslında onu yazmak istediğimi söyleyince tanıdım. Kâh telefon, kâh internet; Uganda kurallarına göre, hiç acele etmeden, yavaş yavaş konuştuk. Haftalara yayılan bir röportaj faslıyla bana da sakinlik bulaştı. Hayatındaki her türlü orta tabaka-burjuva takıntılarından sıyrılma halini çok sevdim. Herkese sevgiyle bakışını; hayvanlarla, bitkilerle konuşmalarını...
Bana son satırlarını, sabah kahvesini içerken yazdı. Gözümün önünde canlandırdım ormanları, hayvanları, "muzungu" diye el sallayan yerlileri...
"Zebraların hikayesini biliyor musun? Çok güçlü kuvvetli, atla katır arası hayvanlar. Buralarda sebil, her yerde" diye anlatıyor Meltem. "Evcilleştirmek istemişler, at arabasına koşmuşlar. Hayvancağızlar ilk kırbaçta kalp krizinden ölmüşler... Strese dayanamamışlar. Buradaki insanlar da öyle. Güçlerinin yettiğinden daha fazla bir süratte iş yapmaları istendiğinde, kalp krizi geçirir gibi oluyorlar. Kıyamıyor insan, kendini çok kötü hissediyor... Birisi dedi ki bana, 'Derviş dervişliğini yolda öğrenirmiş'. Bir başkası, 'Yaşamın sana sunabileceklerine karşı amansız bir tutkun var senin; koş git, ne duruyorsun?' Düşündüm, benden başka bana engel yoktu aslında. Madem ki hayalim Afrika, aha Afrika, ne duruyorum? Can Dündar 'Koş coş, hadi bakalım, yaşın kaç olursa olsun hayallerin olsun' diyen yazılar yazdı. Tabii bunları yazarken, eşyalarımı toplayıp Uganda'ya gideceğimi tahmin edemezdi... Ablam kararımı duyunca, 'Meltem iyice düşünüp taşındın mı?' dedi. 'Tabii ki hayır ablacığım; iyice düşünüp taşınsam hiç Uganda'ya gider miyim?' dedim... Budur benim hikayemin özü. İstersen daha da sor, Uganda Telecom Hotspot izin verirse haberleşiriz. Vermezse de ne yapalım... Burada her şey pole pole (yavaş yavaş!)"



CUMARTESİ
Uganda'da yalnız bir 'muzungu'*
"Kimse dansı geliştirmeyi düşünmüyor"
Eğlence on yıldır bu "istasyonda"
Dizilerin heyecanı onların kaleminde
18-35 yaş haftası
En moda En yeni
Rüştü'nün gözü aydın!
Folklor ve tiyatronun düğünü





Cengiz Eren
Sarıkız'ın Anıları
Cemal Saydam
Tuba Akyol
İlhan Uçkan
Yalvaç Ural

© 2005 Milliyet