|
Yaşlı kuşakların, genç kuşaklar hakkındaki yanılgısı...
Hemen hemen tüm dünyada yaşlı kuşakların gözü, genç kuşakları pek tutmaz. Genellikle gençleri, densiz, sorumsuz, sığ ve donanımsız bulurlar.
Bundan 60-65 yıl önce Vâlâ Nurettin'in yazdığı bir yazıyı hatırlıyorum; "bizim gençliğimizde Carmen operasının ilk temsilinde yuhalanmış olduğunu bilmeyenler cahil sayılırdı; günümüz gençliği ise bu tür bilgilerin çok dışında" örneği, kuşaklar arası bir kıyaslamayı örgülüyordu.
Yusuf Ziya ise, bir Kurban Bayramı yazısında, eski bayramlarda kurbanın gözlerine bağlanacak tülbendin bir gün öncesinden nasıl hazırlandığını ballandırarak, genç kuşağın banyo küvetinde sustalı çakıyla kurban kesmeye kalktığından yakınıyordu.
***
Yaşlı kuşakların, genç kuşakları küçümseme eğilimleri... Kendilerinin de gençken, yaşlılar tarafından nasıl küçümsenip azarlandıklarını unutarak...
Rahmetli babam da bendenizin, hem hayatımı ziyan, hem de kendime yazık edip gittiğime inanmıştı; bürokratik kadrolar içinde yer almaya özenmediğim ve sözde "yazı"yla haşır neşir olma divaneliğinde, serseriliğe savrulduğum için...
***
Kuşaklardan kuşaklara nelerin değişmiş ve değişmekte olduğunu değerlendirmek de kolay değildir; bu değişimlerin, hangi etki ve tepkileri doğurarak kuşaklar arası koşullanma farkları nedeniyle, toplumda ne tür ırgalanmalar yarattığını da...
Üstelik kuşaklar arası değişimler, bir yanda evrensel değişimlerin etkisi altındayken, bir yandan da içinde yaşanan toplumların havuzlarıyla çemberli...
Azgın bir hayat ırmağı içinde, kuşaklar arası farklar, bireysel bir pencereden ne kadar görünebilir ki?..
***
Başbakan Tayyip Bey, Şemdinli'de "kardeşlik" çağrısı yaparken; bendeniz, gece garaja bırakılan 18 yaşındaki arabanın sabah çalışmadığını öğrenince, ne yapacağımı düşünüyordum.
O sırada dişi, yahut midesi, yahut beli ağrıyan kaç yüz bin kişi de; derdine nasıl bir derman bulacağını düşünüyordu...
Kuşaklar arası farklar, arabanın marşı basmayınca da eşitleniyordu; diş, mide, bel ağrıları karşısında da...
Ya parasal sorunlar; onlar eşitlenmiyor muydu?
***
Kuşaklardan kuşaklara nelerin değişip, nelerin değişmediğini saptamak zordan da zor bir konu...
Kadın-erkek ilişkilerinde, her iki cinsin birbirine olan gereksinmesi değişmiyor; ama yaklaşım, tanışma, birlikte olma ve eğlenme biçimleri değişiyor...
Herhalde bizim kuşaktan kimsenin büyükannesiyle büyükbabası, ne bir gece kulübünde tanıştı, ne de bir deniz kıyısında yan yana yürüdü...
***
Yoksullukla zenginlik arasındaki farklar da öyle...
Bizim kuşağın yoksulları için, vazgeçtik cep telefonuyla televizyonu; kurgulu bir gramofon bile çok büyük bir lükstü...
Bendeniz 1962'de alabilmiştim, ilk buzdolabını...
***
Elbette ki İsa'dan 400 yıl önce yaşamış olan Platon'un beyinsel kalitesi, şu sırada yaşamakta olan milyarca insanınkinden çok daha üstündü; ama Platon'un ne bir cep telefonu olmuştu, ne de bir bisikleti...
Acaba teknolojik olanaklar yaygınlaştıkça; beyinsel bir elitizm, "uzmanlık" sektöründe bir "iş bölümü" dağılmasına mı uğruyordu?
Astronomi uzmanlarıyla, tıp dünyasının uzmanları değişik dorukları oluştururken; genç kuşak yığınları -elitizme falan boş vererek- gövdesel zevklerin genişleyen denizlerinde yelken açmayı mı yeğliyorlardı?
***
Gerçekten zor bir konu kuşaklar arası farkları, ince bir elekten süze süze geçirmek...
Başbakan Tayyip Bey, Şemdinli'de "alt kimlikler-üst kimlikler" temasından, ortak bir rota çıkarma konuşmaları yaparken, bizim arabanın motoru çalışmıyordu; bir teknisyenin gelmesini bekliyorduk...
Nihayet bir teknisyen geldi. Gelen teknisyen, "alt kimlikler-üst kimlikler" temasıyla ilgili değildi. Arabada ansızın vefat etmiş olan distribütörle ilgiliydi.
***
Henüz bir türlü yeterince kentleşememiş bir toplumda, bir "kimlik" edinme, "adam yerine konma" sorunu...
Acaba en mıknatıslı kimlik, bir meslek sahibi olmak yerine; "politikada" ünlü bir lider, en azından yürekli bir kahraman olmakta mıydı?
Politikacı olmanın getirisiyle itibarı, çok daha ağır mı basıyordu bir meslek sahibi olmanın getirisiyle itibarına?
Sosyo-ekonomiyle de ilgili, psiko-sosyolojik konular...
***
Her ülkede, her kuşak değişik nedenlerden ötürü bir yığın fire verir.
Kimi erken yaşlarda ölür gider; kimi bir türlü dilediği yaşam düzeyine kavuşamadan erir gider; kimi bin bir pişmanlık içinde kahrolur gider...
Bunun da başlıca nedeni, "hayatı hak etmek" ile "hayattan yararlanma" arasındaki farkın, hiçbir zaman yeterince kristalleşememesi...
***
İnsanoğlunun kendi enerjisini, sevdiği bir alanda belirli bir donanım sonucu, somuta dönüştürmesindeki tatmin; ışıklı bir model olarak yükselmiyor, özellikle kentlileşememiş toplumlarda...
Gutenberg, Thomas Hobbs, Goya... Geç bir kalem...
Şöyle zengin biri olmak, yahut her kürsüye çıkışta alkışların patladığı bir politikacı olmak...
Yahut öyle birilerinin eşi olmak...
***
Genç kuşaklar da elbet bir yığın fire verecek; kalan kalacak, kaybolan kaybolacak...
Yaşlı kuşaklar bir türlü anlamazlar, hayatın kimseye öğretilemeyeceğini...
Neyse bizim arabanın motoru çalıştı. Başbakan Tayyip Bey'in Hakkâri'de, Şemdinli'de, Yüksekova'da söylediği nutuklar, tekrarlanıp duruyordu TV ekranlarında...
c.altan@prizma.net.tr
|
|