|
 |
|
|
Kredi kartıyla altın vuruş
Suçu alışveriş, cezası hapis... Akşam yemeği için yaptığınız planları iptal edin. Belki yemeği cezaevinde yersiniz
Bir arkadaşım hapis cezasına çarptırılmış. Kredi kartı borcunu ödemeyenlerden mal beyanı isteniyormuş galiba. Senden istenen bu mal beyanını vermezsen yedi gün mü ne bir hapis cezası alıyormuşsun. Böyle bir şeyler...
Geçenlerde uğradı, "Hapse nasıl girilir?" diye sordu.
Şimdi sen pembe ponponlu terliklerini, saten gecelik-sabahlık takımını, otrişlerini falan alıyorsun güzelim, leopar desenli yatak örtünü de aman ha unutmuyorsun; onu yatağın çevresine asar, cibinlik yaparsın. Bunları koyduğun gibi Louis Vuitton bavullara, "Ünlüler Çiftliği"ne giden Seren Serengil gibi, bavullarını çeke çeke, doğru Bayrampaşa'ya...
Bayrampaşa konusunda tereddüt etti biraz. Acaba gidip Bodrum'da falan mı yatsa?
Vallahi şu aralar bir sürü insan aynı sebepten hapis cezası alıyor. Bodrum'daki cezaevi dolu olabilir, rezervasyon için bir arasan...
Hapiste akşam yemeği
Biz tabii işin dalgasındayız. Bir de tuhaf bir şekilde böyle bir hapis cezasının uygulanabileceğine inanmamaktayız. Bir mal varlığı yok ki beyan etsin. Olmayan mal varlığını beyan etmedi diye hapse atılır mı insan?
Suçu ne?
Sadece alışveriş!
Hapis cezası fazla ağır bir ceza.
Uygulanmaz, değil mi?
Uygulanıyor!
Geçenlerde bir başka arkadaşımın işyerine polis gelmiş, orada çalışan bir kıza hakkında hapis kararı olduğunu bildirmiş.
Düşünsenize, işyerinde normal bir iş günü, akşam saatleri, işinizi bitirip eve gideceksiniz, belki arkadaşlarınızla sinema programı yaptınız, önce bir akşam yemeği yiyeceksiniz...
Akşam yemeğini hapiste yiyebilirsiniz.
Niye?
Limiti gelirinizin çok çok üstünde olan kredi kartınızla limitleri zorlayan alışverişler yaptınız diye.
Bu çantayı istemeli
Limitleri zorlayan alışveriş ne?
Ferzan Özpetek'in "Kutsal Yürek"inde bir sahne var.
Irene, işkadınlığından azizeliğe geçmeden önce, tam o geçiş döneminde bir toplantıda neredeyse ağlayarak, sık sık tıkanıp duraklayarak bir konuşma yapıyor.
Yeni pazarlara ihtiyaç duyduklarını falan anlatıp "Kazakistan'daki kadın henüz benim çantamı istediğini bilmiyor. Benim çantamı çok istediğini fark etmesini sağlamalıyız" gibi şeyler söylüyor.
Irene'nin çantasını istemesi gerektiği düşündürülen, o çantayı çok istediğini fark etmesi sağlanan, nihayet o çantayı gerçekten de çok çok isteyen ve o çantayı alsın diye kredi kartı verilen, taksit imkanı sunulan, hesabına "havadan" para gönderilen insanlar, sonra işte o çantanın borcunu ödeyemediği için çok zor durumlarda kalıyor.
"Kutsal Yürek"li, yani hem parası hem de bu parayı paylaşma arzusu olan bir annesi, babası, sevgilisi, kocası, arkadaşı yoksa, e kendisi de biraz alışveriş sarhoşu ve azıcık şuursuzsa...
Hapse bile giriyor.
* * *
Şuursuz arkadaşım neticede bu hapis meselesinde kendiliğinden bir şey yapmayı canının istemediğine karar verdi. Çok istiyorlarsa, gelip onu bulsunlarmış.
Peki.
Ama tabii apar topar, yüz temizleme jeli, nemlendirici kremi falan olmadan hapse girecek değil. Bu yüzden deprem çantası gibi bir "hapis çantası" hazırlayıp kapının arkasına koyacağını bize bildirdi.
Polisleri, eve uğrayıp çantayı almaya ikna edecekti.
Ya da biz bu çantayı hemen o akşam ona ulaştıracaktık.
Buna da peki.
"Hımm" dedi, "Louis Vuitton bavullar için kredi kartıyla altın vuruş yapmam şart oldu şimdi."
Ulucanlar Cezaevi kapısında üç kız: "Beyefendi lütfen bakar mısınız?"
Şu anayasa fırlatma meselesinin ardından patlayan krizde bir arkadaşın kardeşi de kredi kartı borcu takmış bir bankaya ama gönlü ferah, Adliye'de bir işi var, onu halletmeye gitmiş. Bir bakmışlar bilgisayara, çocuk hakkında hapis kararı var. Polisi çağırdıkları gibi, Ulucanlar Cezaevi'ne gönderivermişler.
Kardeşinin hapse girmesi arkadaşın evinde ortalığı birbirine katmış doğal olarak. Anne ağlıyor, baba telefona yapışmış...
Günlerden cuma. Parayı yatırmak istiyorlar, yatıramıyorlar. Gidip çocuğu görmek istiyorlar, nasıl görecekler? Çocuk eli mahkum, kendi de zaten mahkum, en az üç gece hapiste kalacak.
Benim arkadaşım da, iki kız arkadaşıyla birlikte, evde oturmuşlar; ne yapsak, nasıl yapsak, ah canım kardeşim oralarda ne yapar, ya başına bir şey gelirse falan konuşuyorlar. Konuştukça endişeleniyorlar.
Saat sabahın üçünde de, artık canlarına tak etmiş, atladıkları gibi arabaya, doğru Ulucanlar'a.
Yazmakla olacak gibi değil, bunu onlardan dinlemelisiniz. Sabahın o saatinde, üç tane kız, hapishane kapısının önünde, kocaman demir kapıyı çalıyor, kibar kibar da sesleniyorlar:
- Pardon, bakar mısınız?
- Lütfen bakar mısınız?
Biraz sonra bir polis otosu geliyor. Polisler silahlarını çekip arabadan çıkıyor. Kibarlıkla falan hiç alakaları yok tabii:
- Geri çekilin. Ellerinizi başınızın üstüne koyun!
Neyse ki hava ile birlikte olay da aydınlanıyor. Polisler "Burası hapishane. Siz manyak mısınız?" diye kızıyor. Sonra polis otosuyla arabaya eşlik ederek evlerine bırakıyorlar kızları.
Kredi kartı borcu neticesinde hapis cezası ha bire ekonomik krizlerle sallanan Türkiye gibi bir ülkede öyle az rastlanan bir hadise değil. Ama çoğu kimsenin alışık olduğu bir şey de değil. Feci şaşırtıp çok saçma şeyler yaptırabiliyor insanlara.
manik depresif köşe
Geçenlerde bir bankadan beni arayıp "Hesabınıza şu kadar para yatırdık" dediler.
Niye yatırdınız?
"E size kredi açtık."
Niye kredi açıyorsun kardeşim bana, istedim mi? Sanki bu para bana "havadan" geliyor, sanki karşılıksız veriyor, sanki benden o parayı kat be kat geri almayacakmış gibi, bir de teşekkür bekliyor. Üstelik "Ama niye istemiyorsunuz?" diye de ısrar ediyor. İs-te-mi-yo-rum!
Manik bankacıyı depresyona soktum sonunda.
Dünyayı "kutsal yürek"li insanlar mı kurtaracak?
"Kutsal Yürek" nasıl bir isim ya?
Afişte bu adı gördüm, bakmadım bile "Kimin filmi?" diye, direkt eledim.
Sonra Ferzan Özpetek'in bir röportajına rastladım da, "Aa, onun filmiymiş bu" diye gittim nihayet.
Gerçi beklediğim Ferzan Özpetek filmi bu muydu? Değildi. Adı gibi, tam da adına yakışan bir film bu.
Ama izlediğime de pişman olmadım. Bir işkadını içindeki iyiliği keşfeder, sahip olduğu her şeyi insanlarla paylaşmaya başlar...
Dünyayı "kutsal yürek"li insanlar mı kurtaracak peki?
Özpetek, İtalyan basınında "bu çözüm"ün tartışıldığını söylüyor. Ama filmde gelir dağılımındaki adaletsizlik azizelerin tek başına çözemeyeceği kadar ciddi bir problem olarak sunuluyor. Ki öyle.
Kapitalist sistem aniden içindeki "kutsal yürek"i idrak ederse...
Ki nerdeeeeee!
Ya yatınız, katınız olacak ya da her daim maddi sıkıntınız...
Şu sıralar 30 yaş civarında kiminle karşılaşsam, soru aynı: "Biz ne zaman zengin olacağız?"
Çetin Altan köylülüğün özellikleri arasında saymış bunu. 9'uncu madde: "Bir an önce sıradan bir 'sokaktaki vatandaş' sayılmaktan sıyrılıp, şöhret ve zenginlik açısından, sıra dışı biri olmayı veya en azından öyle görünmeyi yeğleme..." (Milliyet, 2 Aralık)
Belki de köylüyüz. Ama üniversitede bu anlamda "köylü" değildik. O en hayalperest yıllarımızda bile zengin olmayı hayal etmezdik. "Zengin" derken; yan gelip yatılan, oh ne rahat, yoktur eşin "Lüküs Hayat"tan bahsediyorum.
İyi bir iş, iyi bir gelir, gelecek endişesi olmayan bir hayat, yılda iki kez tatil falan da hayali kurulacak şey değildi. Başka nasıl olacaktı ki? Zeki, çevik, ahlaklı, çalışkan gençlerdik biz. Orta halli bir hayatımız olacaktı işte.
Ne oldu peki?
Bir sürü arkadaşım aldığı maaşla ev kirasını ödeyemediği için ailesinin maddi desteğine muhtaç. Bir sürü arkadaşım ailesinin evine dönmek zorunda kaldı. Kredi kartı borçları da malum. Bir yandan tüketim pompalanıyor; diğer yandan iş yok, maaşlar düşük, gelecek belirsiz.
"Kazandıkları kadar harcasınlar..." denebilir ama onlar da "gayet orta halli" yaşadıkları cevabını vereceklerdir.
Meğer orta halli bir hayat hayalmiş. Ya yatınız katınız olacakmış ya da maddi sıkıntınız.
Sonunda "Zengin görünen fakirler" olduk çoğumuz.
Belki birkaç yıl sonra fakirliği kabullenip "kredimize" göre değil, gelirimize göre yaşamayı öğreneceğiz. Ama şu sıra herkesin dilindeki soru budur: "Biz ne zaman zengin olacağız?"
|
|
|

|