|
 |
|
|
Tiyatro Dot ikinci oyunu "Aşk ve Anlayış"ta "Tiyatroda tükürülmez, çıplaklık gösterilmez" gibi kalıpların dışına çıkıyor
Sahnede 'her şey' yapılır ve gösterilir
ASU MARO
Birkaç ay önce tarihi Mısır Apartmanı'nın dördüncü katında kuruldu Dot. Şehir Tiyatrosu'ndan "nefes alamadığı için" istifa eden Murat Daltaban, eşi Özlem Daltaban, aynı sancıları çeken arkadaşları ile el ele verip kendilerine ve izleyiciye bir vaha yarattılar. İlk oyunları "Frozen" ile izleyiciye sıkı bir tokat atıp gönderiyorlardı, ikinci oyunları "Aşk ve Anlayış" ise adeta kadife eldiven içinde bir demir yumruk. İlk bakışta bir "aşk üçgeni"ni anlatıyor Joe Penhall'ın oyunu. Kenarlar, çok çalışmaktan aynı evde birbirleriyle post-it ve telefon mesajları yoluyla haberleşen iki doktor sevgili; Neil (Murat Daltaban) ve Rachel (Almıla Uluer) ile hayatlarına zorla giren uyuşturucu bağımlısı, serseri, "yapılmaması gereken her şeyi yapan" eski arkadaşları Richie (Erdal Beşikçioğlu). "X kuşağı" ya da "kayıp kuşak" diye adlandırılan 80 sonrası kuşağından, "kuşağımızdan" üç prototip... Oyunu son yılların en parlak oyuncularından olan, "Hırsız Polis" dizisinde de Mavi'nin abisi rolünde izlediğimiz Murat Daltaban sahneye koyuyor. Ankara Devlet Tiyatrosu'ndan Erdal Beşikçioğlu, çok zor bir rol olan Richie'de harikalar yaratırken, Almıla Uluer çok güzel, sahneye çok yakışan ve hepsinden önce çok yetenekli bir genç oyuncu. Dört "X kuşağı" mensubu olarak bu çok cesur oyunu ve zavallı kuşağımızın hali pür melalini konuştuk.
"Sahnede tükürülmez, kusulmaz" gibi yaygın inanışlara takılmıyorsunuz oyunda...
Erdal Beşikçioğlu: Evet, hepsini de bayıla bayıla yapıyorum. Sıkmışlar bizi ya. Devlet Tiyatrosu'nda bir oyunda gargara yapayım dedim. "Oooo, ne kadar çirkin, milletin midesini bulandıracaksın." E amacım o zaten.
Sinemada midesi bulanmıyor mu insanların?
Murat Daltaban: Demek ki. Valla şikayet edenler zaten oyunu terk ediyorlar. "Frozen"da çıkanlar oluyor. Ben çıkıp mastürbasyon yapınca ve küfretmeye başlayınca, biraz tacize uğradığını düşünenler oluyor sanırım. Ama bunu zaten göze almıştık.
Erdal B.: Seyirci bu oyunu seyrettiği zaman sinema gibi takılıyor ve kendi montajını yapabiliyor. İstediği kareleri ya da seyredeceği insanları seçiyor. Bittiği zaman salonu hemen terk etmiyor. Bekliyor, paylaşıyor. İlk defa tiyatronun neden seyirci için yapıldığını görüyorum ben burada.
Rolü kabul ederken adeta hiç giyinmeyeceğinizi biliyor muydunuz?
Erdal B.: Ben giyiniğim aslında. Gerçekten, o sahnede tüm bedenim zaten sergileniyor, donumu da çıkartabilirim. Sahnede her şeyi yapabilirim.
Sözde sahnede gösterilmeyecek şeyler vardır ya...
Almıla Uluer: Ya o nedendir? İnsanla ilgili olan her şeyi sahnede gösteriyoruz. Açlığı, tokluğu, ihaneti de vefayı da. E niye "her şeyi" göstermeyelim?
Erdal B.: Şu çok acımasız olur mu acaba? Burada ben, okulda öğrendiğim her şeyin aksini yapıyorum. "Karşındakini dinle!", dinlemiyorum. "Sesini ileriye doğru at!", atmıyorum.
Murat D.: Sevişme sahnesini pantolonlarla oynamak adama "İyi de yani bu ne şimdi?" dedirtir. Şu haliyle bile "bu da sansürlü" denebilecek bir sahne.
O sahneyi basına göstermiyorsunuz. Genelde böyle olmaz...
Murat D.: Evet, reklam için kullanılır. Bunlar oyunun parçasıyken kıymetli ve estetik görüntüler. Televizyona, gazeteye, internete taşındığı zaman başka bir şey olacaktır, o pornografiye girer. Seyirciye de çok deşifre edilen bir sahne değil zaten.
Bu oyunda bir "aşk" üçgeninden söz edilebilir mi?
Erdal B.: Yok öyle bir şey. Histeri.
Murat D.: Oyunun problemi o zaten. Aşkın nerede olduğunu ne üç karakter bulabiliyor ne de birbirlerine anlatabiliyorlar. "Aşk" içi boşaltılmış bir kavram olarak ortada dolaşıyor.
"İçimizde patladı"
Bu kuşak çok anlatılmıyor tiyatroda...
Murat D.: Evet, 80 sonrası şehirli kuşağın hiçbir sıkıntısı yokmuş gibi davranılıyor. Aslında çok sıkışık ve depresif bir hayatları oldu. Ergenlik döneminde darbeyi, tokadı yedi bu kuşak. Antidepresanlara bağımlı, ayakta durmakta güçlük çeken bir kuşak haline geldi. Bir kısmı yurtdışına gitti, hiçbir şey olamadan döndü. Bir kısmı benim gibi, bir üniversiteye kapağı attı, şu anda hareket edemez halde. Günde 10-14 saat çalışarak emekliliklerini bekliyorlar. Ben bunların içinden kurtulmuş kişiyim aslında. ODTÜ Maden Mühendisliği'ni bıraktım, tesadüfen tiyatrocu oldum ve hayatım değişti.
Bu kuşağın dertleri daha büyükler tarafından da ciddiye alınmaz...
Murat D.: Evet, "rahat batıyor" jenerasyonu.
Almıla U.: Biz onlar gibi savaş görmedik ama devamlı savaşların kıyılarında gezindik.
Erdal B.: Belki savaşsaydık deşarj olurduk. Onu da olamadık, içimizde patladı her şey.
"Nefes alamaz hale gelince istifa ettim"
Sizin kişisel deneyimleriniz nasıl?
Almıla U.: Ben biraz daha farklıyım, denizde büyüdüm. Babam yelken antrenörüydü, ben de günde 9 saatimi denizde geçiriyordum Marmaris'te. Denizden karaya çıktığımda, teknem konservatuvara yanaştı. Ondan sonra fark ettim o yalnızlığı. Hep bir arada yaşıyoruz, sosyal olmaya çalışıyoruz ama müthiş yalnızız. Ne istediğimizi bilmiyoruz, mutlu olduğumuz zaman onu fark edemiyoruz, tanımıyoruz çünkü.
Siz de tesadüfen mi tiyatrocu oldunuz?
Erdal B.: Sahilde yürüyüp "Hiçbir tarafı kazanamadım, hayatımı nereye sürüklemeliyim?" diye düşünürken, "tiyatro yapmalıyım" dedim. 9 Eylül, Hacettepe, bale bölümü, şan bölümü derken bu adamları gördüm orada. Evet dedim, benim gibi adamların olduğu bir yerdeyim ve ne istediğimi biliyorum artık. Sonra daha idealist olmak istedim, Devlet Tiyatrosu'na girdim, daha da idealist olup Diyarbakır'a gittim. Oradaki beş yıl en iyi dönemdi benim için. Seyircinin yozlaşmadığı, olabildiğince saf bir dönem. Sonra Ankara'dayken Murat aradı işte. Son noktadır yani, Murat'ın "Ben istifa ettim, yeter artık" demesi. Ben hâlâ cesaret edemiyorum.
Size yine "rahat mı battı"?
Murat D.: Nefes alamaz hale geldim. Repertuvar bana göre olmadı, yönetim değişiklikleriyle benim oyunculukla ilgili kaygılarım arttı. Bu işi zevkle yaparken sıkıntı haline dönüşünce, istifa ettim.
|
|
|

|