|
Cüzdanla nutukçuluğun gizli ve belalı aşkı...
Bizdeki atasözleri sırtları birbirine dönük olarak göbek atar. İşte birkaç örnek: Ateş olsa cürmü kadar yer yakar.
Ummadık taş baş yarar.
İki el bir baş için.
Komşuda pişer, bize de düşer.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
Doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovmuşlar.
İyilik yap deniz at, balık bilmezse Hâlik bilir.
Testiyi kıran da bir, suyu getiren de...
***
Her toplumda bilincine varılmasa da, kendi düzeyine göre bir sınıfsallık vardır. Toprak ağaları ve ırgatlar; tarikat şeyhleri ve müritleri; patronlar ve işçiler; yönetenler ve yönetilenler; daha geniş bir deyimle, zenginler ve yoksullar...
Bizim atasözleri de, toplumsal akıntının içinde, sınıflara göre biçimlenip gitmiş...
Padişahlar için diyelim ki, Celali başkaldırısı "ateş olsa cürmü kadar yer yakar"...
Celali'nin de yanıtını hazırdır; "ummadık taş baş yarar"...
Nasıl ki, Bektaşi fıkraları da, medrese egemenliğine karşı filizlenmiştir...
***
Bu açılardan bakıldığında, Başbakan Tayyip Bey'in, Yeni Zelanda'da yaptığı bir açıklama; "toplumsal bir tutkal bulma" konusunda, eski bir yanılgıyı da tazelemekte olduğu kuşkusunu getiriyor akla.
Başbakan Tayyip Bey, şöyle demiş:
- Bizde etnik unsurlar, nüfusun yüzde 99'unun Müslüman olması nedeniyle, din bağı ile bağlıdır. Türkiye'deki Kürt kökenli vatandaşların sorunu, Türk kökenli vatandaşlar kadardır. Hiçbir sıkıntıları yoktur. Parlamentoya girmekse, parlamentodadırlar. En yüksek yerlere gelmişlerdir. İçlerinde Türkiye'nin en önemli işadamları vardır.
***
Yaşam düzeyinin ve cüzdan şişkinliğinin yarattığı ayrıcalıklar; ne İttihatçıların sandığı gibi ırk bağıyla sütrelenebilir, ne de Başbakan Tayyip Bey'in sandığı gibi din bağıyla...
1517'de Yavuz Selim, Ridaniye Savaşı'nda Mısır'ı, Memlûkler (Kölemenler) egemenliğinden aldıktan sonra, son Abbasi halifesini de boğdurup, hilafeti üstüne almıştı.
Ondan sonra Hz. Peygamber'in vekili anlamında halife de olan kaç Osmanlı padişahı devrildi...
I. Mustafa.
II. Osman.
I. İbrahim.
IV. Mehmet.
II. Mustafa.
III. Ahmet.
III. Selim, vs...
***
İslami hiyerarşinin en doruk makamı olan halifeliği üstlenmiş bulunan padişahları da, devirenler Müslümanlardı.
Aynı zamanda bir anarşi tarihi olan Osmanlı tarihinde; Müslümanlık ne ayaklanmaları engelleyebilmişti, ne de siyasal ve kanlı çatışmaları...
***
Şişkin ve cılız cüzdan ayrımını; ırkçılıkla, milliyetçilikle, ümmetçilikle, nutukçulukla, kitap yasağıyla maskeleme olanağı var gibi görünse de; bir yer gelir, patlamalar çatlamalar füzelenir gider...
Hele hele en büyük rantı siyasal egemenlik getiriyorsa; bin bir tepinme başlar, egemenliği ele geçirmek, yahut yaratmak için...
***
Bendenizin kimseye akıl satacak bir halim yok, sanırım sersemtraklığım da...
Ancak en çok yalan söylenmiş ülkelerin başında Türkiye de yok mu?
Bir yanda "halkın sağlığı" gerekçesiyle turizmin kalbi sayılan Antalya'da da uygulanmaya sokulan sinsi içki yasağı; bir yanda, sulara lağımların karışması sonucu Malatya'da baş gösteren ishal ve hatta kolera salgını...
***
Köylülüğün aşılamadığı ülkelerde, mesleksiz ve ezik insanlar da kendilerine bir kimlik ararlar...
Ve bu aranış, futbolda çıkan kavgalardan etnik çatışmalara, türban tartışmalarına ve karşılıklı "ihanet" suçlamalarına kadar, bir yığın çatlak yaratır...
Bunun da çözümü ne ırkçılıkta, ne milliyetçilikte, ne ümmetçiliktedir; sadece saydamlıktadır...
***
Nutukçular, yorumcular, Hazine'den geçinenler "devlet", Hazine'den geçinmeyenler "millet" saplantısına vidalanmışlar; kişisel yaşamlarındaki değirmenlerin suyunu açıklayarak başlasalar nutuklarına, yorumlarına ve -kafadan atma- analizlerine; Türkiye'nin sorunlarını oluşturan tümörlerin de röntgenleri daha iyi çekilmiş olur...
***
Kaldı ki, iki dünya savaşından sonra Avrupa Birliği'nin doğuşu, kendiliğinden olmadı.
Değişen teknolojiler sonucu, "ulus-devlet" modelinin aşılmaya başlamasıyla oldu...
Türkiye'nin böyle bir değişimi algılaması da çok zor, küreselleşme süreciyle sarmaş dolaş olacak düzeyde, yeterli kadrolar çıkarabilmesi de...
O nedenle de 20-25 yıl boyunca, birtakım beklenmedik çalkantılardan geçilecek gibi...
***
Eski bir atasözü de şöyle der:
Namus kısmetten çıkınca, uçkur dokuz yerden koparmış.
En büyük getiriyi "politika"nın sağladığı dönemler de aşıldıkça; her siyasetçinin kendince yapışmaya çalıştığı uçkurlar da kopmaya başlar ve naralar yükselir gizli grup toplantılarından:
- Bizler kurşun askerler değiliz...
c.altan@prizma.net.tr
|
|