|
 |
|
|
AB genel sekreterinin eleştirmen olarak portresi
"Kitabın okurdan başka dostu yok"
Türkiye'nin yeni AB Genel Sekreteri Oğuz Demiralp sadece başarılı bir Dışişleri mensubu değil, altı kitabı basılmış bir edebiyat eleştirmeni aynı zamanda. Demiralp "Yusuf Atılgan'ın 'Aylak Adam'ından çok etkilendim. Duyarlılığı, duruşu, hayata bakışı, arayışı... Bir de tabii Türkçesi..." diyor
FATİH TÜRKMENOĞLU
Bayılırım bir yapıtın iç örgüsünü ortaya çıkarabilmek için uğraşmaya" diyen bir bürokratla karşı karşıyayım. Bir edebiyatçı ve bir bürokrat Oğuz Demiralp. Türkiye'nin AB nezdindeki büyükelçisi olarak Brüksel'de yaşıyordu. Ama bugünlerde Ankara'ya dönüp yeni AB genel sekreterimiz olarak görev yapacak. Karısı ve kızı çoktan Ankara'da. Eşyaları, cep telefonları, fatura adresleri, okullar; kısaca yeni bir hayatı yerleştirme derdindeler.
Parlak bir dışişleri kariyeri olmasına karşın belki de daha çok bir edebiyatçı Demiralp. Ece Ayhan'ı, Ahmet Hamdi Tanpınar'ı çok seven, Yazı dergisindeki eleştirileri ile tanınan, basılmış altı kitabı bulunan bir edebiyatçı. Ayrıca, 20'nci yüzyılın en önemli Marksist düşünürlerinden Walter Benjamin'den de beslenen, işi gereği dünyanın birçok önemli şehrine seyahat etmiş, değişik kültürleri gözlemlemiş bir entelektüel.
Onunla, soğuk bir Brüksel gününde, Türk Büyükelçiliği'nde buluşuyoruz. "Sokağa çıkalım" diyorum, "tamam" diyor. O öğleden sonra,
o akşam, ertesi sabah ve ertesi öğlen... Heykellerin, sarayların önünde; meydanlarda, parklarda; dolaşıyoruz. Kafelerde veya makam arabasının arka koltuğunda, saatlerce konuşuyoruz. Okuyacaklarınız, neredeyse
24 saat süren bir röportajdan süzülenler...
Edebiyatla ne kadar derinden bir ilişkiniz var?
5-6 yaşlarındayken, babam sayesinde "Tommiks" ve "Teksas" gibi çizgi romanlarla okumaya başladım. İlkokulda gerçek kitaplara yöneldim. İki öğretmenim oldu: Burhanettin hoca ve Tayyibe hoca. İki cumhuriyet devri hocası. Doğan Kardeş Yayınları'nı takip ederdik; büyük romanların özetleri çıkardı, onları okurdum. "Resimli Keşifler ve İcatlar Ansiklopedisi", Jules Verne'ler... Kitap kitabı çağırdı, okuma merakım hâlâ devam ediyor. Okumak insanın durduğu yerde seyahat etmesi gibi bir şey bence.
Şimdi iş hariç ne kadar okuyorsunuz?
Günde bir saat kadar okurum.
Yazdığınız gibi, bir kitabı hep birkaç kez mi okursunuz?
Çoğunlukla bir kez. Ama üzerinde çalışacaksam çok karıştırırım. Bazen gözden kaçan ayrıntılar çok anlamlı olabiliyor.
"En şanslısı Tanpınar"
Brüksel'e gelmeden önce kitaplarınızı ve yazılarınızı okudum. Dikkatimi çeken şeyler oldu. Örneğin Yazı dergisindeki eleştirilerinizde hep bir "iç örgü"den bahsediyorsunuz.
Yapıtların bir iç örgüsü oluyor; tematik, gizli bir haritası. Her yapıtın bir zahiri bir batıni yönü var, bir dışrak bir içrek...
İç yapısı en etkili olan yazarlar sizce kimler?
Ahmet Hamdi Tanpınar, Maurice Blanchot, Kafka... Halit Ziya Uşaklıgil'in de önemle üzerinde durulmalı.
Bunlar sizin çok sevdiğiniz yazarlarınız zaten. Bir de Sadık Hidayet var, değil mi?
İyi yazamayan yazar okuru çekemez. Ben bu bahsettiğiniz yazarlara denk geldim. Mesela Tanpınar bütün Türkler için iyi ve önemli bir yazar. Yeniyle eskiyi sadece sosyolojik değil, ruhsal anlamda da irdeleyen bir yazar. Sadık Hidayet de kendi ülkesi İran'da benzerini yapmış. Sadık Hidayet, Tanpınar ve Walter Benjamin arasında benzerlikler var. Benjamin bir Alman Yahudisi. Yahudilik ve Hıristiyanlık arasında bir çizgide yaşamış, iki kültürü birleştirmeye çalışmış. Çizgi kopmuş. Tabii Benjamin de... Ahmet Hamdi Tanpınar da eskiden kopmayan bir nesil oluşsun istemiş. Sadık Hidayet de aynı şekilde, ülkesinin acısını içinde toplamış ama o da kırılmış. İçlerinde en şanslısı yine de Tanpınar olmuş.
Neden?
O çabasını sürdürebilmiş. Aslında hepimiz onun çabasını sürdürmeliyiz.
Siz Tanpınar'ın biyografisi yazılmadığı için de üzgün olduğunuzu belirtiyorsunuz.
Bence mesleği edebiyat olanlar arasında "özyaşam öyküsü" yazmak gelişmeli. Özyaşam öyküsü, eleştirinin kardeşi. İyi bir biyografide, yapıtların hangi koşullarda, nasıl yazıldıkları da araştırılır. Sadece yapıtı okumakla yetinmek istemeyenler için vazgeçilmez bir kaynak olur.
Jale Parla yapıyor benzer çalışmalar.
Evet, her şeyini okumadım ama biliyorum. Boğaziçi Üniversitesi'nde galiba.
Öyle. Don Kişot'la ilgili çalışması da muhteşemdi.
Şimdi ben burada kitapçılardan çıkmıyorum ya, aynı şeyi Türkiye'de de yaparım. O zaman alıp okuyacağım.
Bir de "okur denen en büyük dost, en hain düşman" diye yazmışsınız, çok kızmışsınız herhalde...
Bayağı kızmışım; nasıl da demişim... Kitabın okurdan başka dostu yok. Eğer okur kitaba değer vermezse, o zaman hain. Bayağı kızmışım demek ki...
Andersen'in bir lafına da çok kızmışsınız. Hani "Türkler, yeni yarı Avrupalı ırk" demiş ya...
Küçümseme var ya, Avrupamerkezcilik var ya... Irkçılığa kadar giden tehlikeli bir eğilimin dışavurumu. Ona tepki gösterdim.
"Şiir çok üstün"
Nietzsche'nin "üst insan-üstün insan" tanımlamalarına bir hayli kafa yormuşsunuz.
Batı kültürünü sürükleyen ruhsal ve zihinsel edim, "kendini aşma" dürtüsü. "Üst insan"da kendini aşma dürtüsü var. Kendi kendiyle yarışma. Ben aslında böyle bir yarışın farkındayım.
Bir de Ece Ayhan şiirlerini çok seviyorsunuz.
Şiir çok üstün. Az lafla çok şey anlatır. Derinliği var, tarihsel tarafı var. Bu tabii işin teknik yönü. Ece Ayhan'ı sevmemde, İstanbullu olmam çok önemli bir rol oynuyor. Ece Ayhan'ın anlattığı İstanbul'u bilmek, onu sevmek adına çok yararlı. İnsan o şiire daha yakın oluyor. "Biz Üsküdarlıyız abiler" diyor. Ben de Üsküdar'da doğdum. Bir de yine eski-yeni boyutu var. Siyasi boyutu var. Kaymakamlık yapmış, Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Ben onu çok seviyorum.
Ben sadece "Meçhul Öğrenci Anıtı" şiirini çok seviyorum. "Maveraünnehir nereye akar / Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine" kısmı çok vurucu.
Çok özeldir, çok derindir. Daha birçok özel şiiri var aslında. Biraz daha fırsatınız olursa seversiniz gibime geliyor. "Şiirimiz karadır abiler" diyor Ece Ayhan...
İnsanın birden çok "en" kitabı olur ama bir tanesini, en "en"i sorsam?
Sanırım Yusuf Atılgan'ın "Aylak Adam"ından çok etkilendim. O yaşlarda tam denk geldi. Duyarlılığı, duruşu, hayata bakışı, arayışı... Bir de tabii Türkçesi.
"Aylak Adam" Türk edebiyatındaki yerini buldu mu?
Türk kültürü açısından çok önemli. Kentli bireyi öne çıkaran ilk kitap belki de. Büyük kitlelere ulaşamadı tabii.
"Ülkeme döndüm"
Yazılarınızın birinde, gençlik yıllarınızda Türkiye'yi kurtarmak için kafa yorduğunuzu yazmışsınız...
60'lar, 70'ler; o zamanlar bütün gençler Türkiye için bir şeyler yapmak isterdi. AFS ile ABD'ye gittiğimde orada kalma olanaklarım vardı ama ben ülkeme dönmek, Türkiye üniversitelerinde okumak istedim. 60'lardaki Türkiye üzerinde durulmaya değer bir Türkiye. Demokrasi düzeyi, dünya ölçülerine göre ön plandaydı. Göç dalgası henüz kentleri vurmamıştı. Ön planda olan kültür kentlilik kültürüydü. Ayrıca, kültür ve sanat hayatı da hiç fena değildi. Bugün "daha zengin" diyebilirsiniz ama günümüzde kültür endüstrisi var.
O zamanlar, vatandaşla kültür dünyası arasındaki mesafe daha kısaydı.
Bu kitaplarınızda da hissediliyor. Güzel zamanlarmış... Sahi, eskileri anlatan bir yazınızda, "Teksas Adnan ve Yellov Feriha" karakterlerine rastladım, kimdir onlar?
Annem ve babam! Annem sarışındır ya, onun için "yellov". Babam da çok yakışıklı, mahallenin çevreye egemen delikanlılarından biri. Çok iyi dans ederlerdi. Birçok yarışmada birincilikleri vardı.
"Kendimle barışığım"
Sizin sinemaya da ilginiz var.
Türk filmleri üstüne yazılarım da var. Fransız ve İtalyan sinemasını yıllarca takip ettim, eskiden çok iyilerdi, artık değil. İspanyol sinemasında bir şeyler var. Amerikan sineması çok temaşa haline geldi. Çok seyirlik, çok gösterişli. Bilmiyorum, sanki gösteriş sanatın önüne geçti. Kore sinemasında enteresan bir uyanış var. Gerçi her şeye karşın sinema geleceğin sanatı.
Peki yeni Türk sineması?
Gelişmiş olduğu kesin. "Uzak"ın bolca ödül alması boşuna değil. Ben de seyrettim ve çok beğendim. Tabii özel bir destek istiyor. Dünya pazarına girmesi için de...
Hiç boş vaktiniz olmadan yaşıyorsunuz. Herhalde "Mutlu muyum?" diye düşünecek zamanınız yoktur...
Kendimle barışık bir insanım. Bireysel olarak şikayetlerim yok. Aile hayatımda ve yakın çevremde mutluyum. Bu arada, her ne kadar evrensel olsa da, mutluluğun tarifi izafi tabii...
"Devlet hizmeti her zaman heyecan verir"
Bazen Türkiye'yi anlatmakta zorlanmıyor musunuz?
Biz profesyonel diplomatız. Laf altında kalmayız. Görevim bu, savunmak. Türkiye demokrasi ve insan hakları konularında ağır bir dönemden geçti. Yükselme çizgisinin devam etmesi gerekiyor. Siyasi konuları ayırmak gerek. Haklı olduğumuz konularda taviz vermemiz mümkün değil.
AB genel sekreterliği görevi gündeme geldiği zaman tereddüt etmediniz mi? Daha değişik insanlarla ilişki içinde olacağınız için endişelenmediniz mi?
Şimdiye kadar hiçbir göreve hayır demedim, ne görev verilirse yaptım. Endişe de çok yok. Sonuçta ne sormak istediğinizi anlıyorum. Ben hayata kenar mahalleden başladım. Şansım yaver gitti, iyi bir eğitim aldım. Bu beni toplumda üst bir mevkiye koymaz. Gönül ister ki herkes aynı şanslara sahip olsun.
Peki heyecan?
Devlet hizmeti her zaman heyecan verir.
Memurların her zaman bir "resmi görüş"ü, bir de "kendi görüş"ü varmış...
Hah hah hah!
"Türk'ün siyahı beyazı olmaz. Yeter ki 'karanlık Türk' olmasın"
Kitapçıların muhteşemliği dışında, Brüksel'deki görev süreniz nasıl geçti?
Brüksel maalesef çok yoğun geçti. Brüksel dışında görev yaptığım her yerde hayatın içine girdim. Görev yaptığım şehirler içinde "Hangisi değişikti?" derseniz, İran benim için çok değişikti.
Bir hayli zor bir göreve geliyorsunuz...
Çok tanınmış bir entelektüel var, adı Sakallı Celal. Onun çok sevdiğim bir lafı var: "Türkiye doğuya giden bir gemidir, güvertesinde bazı insanlar batıya doğru koşuyorlar." Bu sözün doğru olmadığını görmek istiyoruz. Çoğul konuşuyorum, sanıyorum ki birçok insanın da arzusu bu. Bunun dışında, Türkiye'nin AB'ye katılması stratejik bir gerekliliktir. Bu çok açık.
Türkiye hâlâ zor bir marka mı?
Kendi içindeki dengesizlikler çok keskin. Türkiye'nin bir kısmı hemen AB'ye girebilir. Ama boyutları; yüzölçümü ve nüfusunu düşünecek olursak...
Lobicilik faaliyetlerinin de yeteri kadar güçlü olduğunu söyleyemeyiz sanırım.
Genel olarak Türk imajı Batı imgeleminde olumlu değil. 600 yıllık bir şeyden bahsediyoruz. Kültürel bir barışma sürecindeyiz. Bu sorunlar, Türkiye gelişip modernleştikçe kendiliğinden halledilecek. Bilinçaltındaki Türk imajının değişmesi gerekiyor.
"Kültürel züppelik"
Bu da sizin yeni görevinizin önemini daha artırıyor.
Bir büyükelçim "Devletin her görevi aynı önemdedir" demişti. Ancak bazı dönemlerde bazı görevler nazik nitelikler taşır. Bugün AB ile ilgili görevleri böyle tanımlayabiliriz. Tabii AB tanımı gereği genişlemek zorunda. 200 yıl bölünmüş bir kıta. Din savaşları, imparatorluklar, siyasi kaygılar... Belki de 50 yıllık bir süre birleşmeye yeterli değil.
Avrupa'da yaşayan Türkler de çağa ayak uydurmaya başlayacak mı?
Şimdi onların çoğu taşra kökenli. Büyük şehirlerden gelenlerde bir sorun yok. Avrupa vasıfsız işgücü istedi, biz de gönderdik. Kent yaşamını bilmeyen insanlar birdenbire Avrupa'ya gelip kültür şokuna girdiler. İster istemez altkültürler oluşturdular. Aslında hepsi olumlu, iyi insanlar. Çalışkanlıkları ile takdir toplayan insanlar.
Yanlış neredeydi peki?
Ne gönderen ülke -ki Türkiye- ne de ev sahibi ülkeler bu insanların kültürel durumlarıyla ilgilendiler. Sanıyorum bir-iki kuşak sonra bu sorunlar aşılacaktır. Tabii unutmayın ki, Avrupa'da köylülükten kentliliğe geçiş süreci 300 sene sürdü. Küçümsemek için söylemiyorum, biz daha bu süreçteyiz. AB de nihayetinde yaşam kalitesini yükseltmek için kurulmuş bir mekanizma. Birleşmenin amacı "dirlik" yani. Standartların gelmesi çok önemli.
Bütün Türkler zamanla beyazlaşacak yani...
Bu "Beyaz Türk" tanımlamasını hiç sevmiyorum. Biraz kültürel züppelik olarak yorumluyorum. Türkün beyazı, siyahı olmaz. Yeter ki, Türkiye'de ve dünyada "Karanlık Türk" olmasın.
Kimdir?
Oğuz Demiralp 1952'de İstanbul'da doğdu. Saint Joseph Fransız Lisesi'nde okudu. Son sınıfta AFS bursu ile ABD'ye gitti. Liseyi Los Angeles yakınlarında, Orange County bölgesinde bitirdi. Üniversite tahsili için Türkiye'ye döndü. ODTÜ'de İdari İlimler okudu. Mezuniyet sonrasında birkaç değişik işte çalıştı. 1977 yılında Dışişleri Bakanlığı'na girdi. Münih ve Tahran'da görev yaptı. Cenevre Birleşmiş Milletler, Strasbourg Avrupa Konseyi ve yine Cenevre Dünya Ticaret Örgütü'nde görev yaptı. Geçen haftaya kadar, Türkiye'nin AB nezdinde daimi temsilcisi olarak Brüksel'de görevliydi. Türkiye'ye AB genel sekreteri olarak geri dönüyor. Evli, iki çocuk babası. İlki 1990'da basılan "Kutup Noktası", sonuncusu da 2002'de piyasaya çıkan "Gönderilmemiş Kartpostal
Yazıları" olmak üzere basılmış altı tane kitabı var.
|
|
|

|